Ana Sayfa
17 Ağustos 2017 ( 426 izlenme )
Reklamlar

12. Sınıf ders kitabında skandal başlıklar

Tarihçi-yazar Mustafa Solak ile son kitabı “Laikliği Doğru Anlamak” ve kitabında da değindiği yeni müfredatlar üzerine konuştuk.

Nisan ayında Kaynak Yayınları’ndan “Laikliği Doğru Anlamak” adındaki kitabınız çıktı. Bu kitapta temel olarak neyi anlatmayı amaçlıyorsunuz?

“Cumhuriyetçi kesim” olarak adlandırdığım sağdan sola geniş bir yelpazeyi içeren bu kitle, laiklikten ödünler vermekte, laiklik karşıtlarının uygulamalarına “halkla birleşememe” tedirginliği nedeniyle yeterince tepki göstermemektedir.

Laiklik hassasiyeti olan kurum  (sendika, dernek, oda, parti, vb) ve vatandaşların laiklik algılarındaki hata, yanlış, eksiklerini göstermeyi ve bunları nasıl azaltacağımızı, mücadeleyi daha doğru nasıl verebileceğimizi göstermeye çalışıyorum. Laikliği önce bizim tanım ve özellikleriyle bilmemiz, muğlak nokta bırakmamamız, netleştirmemiz, kısaca doğru anlamamız gerekir.

Kitabınızın ismi ilginç. Gerçekten laikliği doğru anlamıyor muyuz?

Laiklik, üzerinde tanım birliği yapılamayan bir kavram. Kimine göre din düşmanlığı kimine göre dinin özgürce yaşamasının garantisi. Bu iki uç arasında yüzlerce tanım dolaşıyor. Bir de uygulamanın kendisi laiklik sanılıyor. Örneğin “laiklik önemlidir” diyoruz. “Ama laiklik de üniversite mezuniyet töreninde başörtülü anneleri stadyumlara sokmadı” şeklinde yanıt veriliyor. Oysa uygulama başka laiklik başka. Uygulama ile laikliğin tanımını yapamazsınız. Bir de bizler laikliğin önüne “inançlara saygılı”, “dinlere saygılı”, “tarikatlara saygılı”, “katı”, “pasif”, “özgürlükçü” sıfatları getirip laikliği başkalaştırıyoruz. Bizler de laikliği yeterince doğru anlamadığımızdan doğru anlatamıyor ve bu sıfatları getiriyoruz. O zaman çeşit çeşit laiklik tanımı ortaya çıkıyor.

Muhafazakâr kesimin bir kısmı laikliğin inançlarını yaşatmadığını düşünüyor. Laiklik inançlara saygılı değil mi?

Laiklik, egemenliğin, kamusal otoritenin kaynağının ilahi kudretten insana devredilmesi, aklın özgür gelişimi için eleştirel düşüncenin, bilimin referans alınmasıdır. Toplum yaşamında ve devlet yönetiminde dinin değil, bilimin, aklın, toplumsal ihtiyaçların dikkate alınmasıdır. Atatürk’ün deyimiyle “din ve dünya işlerinin ayrılığı”dır. Laikliğin özü eleştirel aklı geliştirmek, insanın özgür birey olabilmesinin yolunu açmaktır. Laiklik din düşmanlığı değildir. Laik devlet için bireylerin dindar olması korku sebebi değildir. Çünkü dindar dinini bireysel alanında yaşar, topluma ve devlete dayatmaz.

Fakat bizler “cemaatlere, tarikatlara saygılı”, “özgürlükçü” laiklik dersek inanca özgürlük yokmuş algısı yaratırız. Eskide olan bazı hatalı uygulamalar aşıldı. Bugün asıl tehlike laik Cumhuriyet’in varlığınadır. Kimilerimiz sanki siyasetin içinde değillermiş ve okullarda yarışmalar, etkinlikler düzenlemiyorlarmış gibi “cemaatler devlet işine karışmasın” söyleminden ibaret naif ve gerçeklerden uzak bir laiklik anlayışı dile getiriyor. Kimi siyasetçilerin Atatürk döneminden itibaren dindarların yaşamında baskı varmış gibi “laiklik” yerine “sekülerlik” tercihi, “katı laiklik” denerek “özgürlükçü laiklik” talep etmesi, haliyle Cumhuriyetçi kesimin de aklını karıştırarak bu söylemlerin benimsenmesine neden oluyor. Bu söylemler laiklik karşıtlarını istemeden hâlâ “mağdur” göstererek cesaretlendiriyor. Akrabalarını liyakat gözetmeksizin bürokrat yapanlar, toplumu tarikat cemaat ağıyla denetleyenlerin hâlâ “vesayete karşı inancımızı özgürce yaşamak için mücadele ediyoruz” söylemiyle mağdur rolüne soyunmaları uyarıcı olmalıdır. Onun için laikliğin önüne sıfat getirmeyelim laikliğe “laiklik” diyelim. Laikliğin toplumun huzurunu sağladığını belirtelim.

15 Temmuz darbe girişimini laiklik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhuriyetçi kesim verilen tavizlerin kendilerini halkla buluşturmadığını, dahası laiklik karşıtlarını daha da cesaretlendirdiklerini görmeye, bu durumu sorgulamaya başladılar. Toplumumuzun muhafazakâr tabanında da o kadar “düşman”,”hain” gösterilmemize rağmen bu farkındalığı görüyorum. 15 Temmuz bu noktada kırılmadır. Bundan sonrasında farkındalığın artması, laik cumhuriyeti savunduğunu söyleyen dernek, parti, sendika, oda, vb. kurumların netleşmesine, tutarlı olmasına bağlıdır. Ders çıkarmazsak halkın kafasının karışmasına bizler de neden olacağız. Dini, bireysel, vicdani alan olmaktan uzaklaştırılıp gerekçelerimizin onayladığımız araç haline getirdikçe bu yanlışlara ortak olacağız.

LAİKLİK YOKSA HAK ARAMA BİLİNCİ KÖRELİR

Peki, “Cumhuriyetçi kesim” dediğiniz kesim laikliği nasıl anladı?

Son birkaç yıla kadar laikliği “yaşam tarzının savunulması” olarak anladık. Laikliği yaşam tarzının savunulması olarak gören kimileri bugün bunun mücadeleyi dahi önemsiz görüyorlar ve ekonomik mücadeleye odaklanmış durumdalar. "Bugüne kadar yaşam tarzına dayalı laikliği savunduk da ne oldu" denerek bun­dan vazgeçiliyor. Laiklik denerek halk ürkütülmemeliydi. Bunun yerine emekçinin ekonomik taleplerinin yanında olunursa halk kazanılabilirdi. İyi ama “iş yerinde aşırı tedbir Allah'a güveni sarsar",  “kıdem tazminatı caiz değildir”, “fıtrat gereği öldüler”, “sigorta yaptırmak tevekküle aykırıdır” denilen ortamda emekçinin hak arama bilinci körelmez mi?

Bu soruya yanıt vermekten kaçındılar. Laikliğin özünde aklın özgürleşmesi olduğunu, aklını günah, sevap, haram, helal, caiz, mekruh kavramlarıyla meşgul eden emekçinin hakkını arama bilincinden uzaklaşacağını görmedik, görmek istemedik. Bazılarına göre ekonomik refah otomatikman insanları laikleştirecekti. Geçenlerde konferans için gittiğim İzmir’de bir kadın dinleyici Afyon Emirdağ’da yurtdışında çalışan Türklerin yoğun olduğunu ve her evde Mercedes bulunduğunu, buna rağmen referandumda “evet”in önde çıktığını belirtti. Demek ki zenginleşme her şeyi apaçık görmeyi sağlamıyor. Şimdi bunu kavratmamız lazım.

Biraz önce Atatürk’ün “din ve dünya işlerinin ayrılığı” tanımını verdiniz. Biz “din ve devlet işlerinin ayrılığı” olarak biliyorduk. Farklı şeyler mi?

Elbette farklı. Hatta farka dikkat edilmesi gerekir. Dünya işlerinin kutsal metinlere atıfla yapılmaması anlayışından uzaklaşılmıştır. Dini, siyasi ve ekonomik gayeleri için araç olarak görenler bu tanımı benimsemişler ve bu tanımın açtığı kanal üzerinden laikliği budamaya devam etmişlerdir. Nasıl olsa topluma din hükümleriyle müdahalenin önünde devlet engeli yoktu. Tarikat ve cemaatlerin çoğalmasını sağlayarak toplum üzerinde din yoluyla egemenlik kurmaya devam ettiler. Tarikat ve cemaatler ne de olsa devlet değil sivil toplum kuruluşlarıydı. Toplumsal yaşayışı din yoluyla denetimine alan cemaat ve tarikatlar, kendilerine yakın siyasetçiler aracılığıyla Meclis’te yer bulmuş ve iktidarlar eliyle devlet işlerinin de dine göre şekillenmesine neden olmuşlardır.

Kitabınızın başlıklarından biri de “Gerçek İslam tartışması ilericilerin işi değildir.” İslam’ın gerçeğinin ne olduğunu söylemenin ne sakıncası var?

Cumhuriyetçi kesimin psikolojik savaşa esir düşerek gerçek İslam tartışması yapmaları doğru değil. Bu tartışma bilimsel alanda kalsa iyi ama siyasetlerin kabul görmesi için kullanılıyor. Hükümetin ve dincilerin aslında İslam’dan nemalandığı, para, mevki için İslam’ı kullandığı, oysa ki gerçek İslam’ın o olmadığı, asıl Müslüman’ın kendileri olduğuna dair cümleler sarfediliyor.

Anlıyorum, Cumhuriyetçi kesim, oy sınırının en fazla %40 olduğunu düşünerek muhafazakâr yurttaşlarla bağ kurmak istiyor ve bunun için de kendilerinin İslam düşmanı olmadığını dile getiriyorlar. Fakat bu tartışmanın tehlikeleri var: Birincisi İslamiyet sadece Kuran’dan anlaşılan bir şey değil. Doğrudan Kuran’a bakarak her konuda hüküm verilemez. Din konusu, Kuran, hadis, din adamlarının kitapları, tarikat ve cemaat şeyhlerinin görüşleriyle oluşan önemli bir külliyat. Laikliği savunanlar bu külliyatı bilmiyor. Üç beş ayet ile yanıt verdiğini sanıyor.

İkincisi “Gerçek İslam” tartışması fikirlerin din üzerinden onay görmesine neden olur. Din üzerinden fikirlere meşruluk arama toplumu daha hümanist olmaya değil bağnazlaşmaya götürür. Halkı anlayacağım, bağ kuracağım diye seçim çalışmasında üzerinde ayet, dini sözler yazan hediyeler dağıtılması sıkıntılıdır. Halkı, her zaman kendisine din üzerinden ulaşılma, din üzerinden ikna edilme beklentisine sokar. İyi niyetle başlanılan yolun sonu halkı yobazlaştırmaktır. Cumhuriyetçiler Cumhuriyeti kendi elleriyle yıkıma götürmemelidir.

"AVA GİDERKEN AVLANIRLAR"

Peki, ne yapalım?

Bilimsel tartışmanın dışında dinle zıtlaşarak, toplumsal gerçekliğe gözümüzü kapatarak din karşımıza alınmamalıdır. Laiklik zaten herkese inanç özgürlüğü vermiştir. Bu özgürlüğün önünde engel olunmaması yeterlidir. Fikirlere din üzerinden haklılık sağlamak da ilericilerin işi değildir.

“İslamiyet’te bunun yeri şöyle”, “o değil ben gerçek Müslümanım”, “benim kardeşim de türbanlı” tartışması dinin meşruluk alanını genişleterek fikirlerin din üzerinden onaylanmasına neden olur ki ilericiler bu alanda İslamcılarla, gericilerle yarışamaz. Ava giderken avlanırlar. Bu tartışmadan, din üzerinden meşruluk arama çabasından uzaklaşılmalıdır. “Dinin, Cumhuriyet, ulus devlet, kadın onuru, laiklik karşıtı yorumunu hayata geçirmeye izin vermeyiz” diyelim yeter. “Din bunları içeriyor mu, ne kadar içeriyor?” konusu ilahiyatçıların işi.

Konuşmanızda “dinci” kelimesini kullanıyorsunuz. Kitabınızda da “dindar-dinci” ayrımından bahsediyorsunuz. Nedir bu ayrım?

Dindar kişi, toplumsal yaşamda insanlara din yorumu dayatmayan, inanca çıkarcı olarak yaklaşmayan, devleti ve siyaseti dine göre yönlendirilmesini savunmayan, inancını bireysel dünyasında yaşayan kişidir. Dindar, bilimin yerine inancını koymaz. Buna rağmen dini para, mevkii için siyasete alet edenler (dinci) toplumu dinle denetime almak isterler. Dini kendi çıkarı için yorumlayarak kendi inançlarını halka da dayatır. Laik devlet, inançların birbirleriyle çatışmaması ve topluma dayatılmaması adına buna izin vermez. Dolayısıyla dindar olan kişi laik, laik olan kişi dindar olabilir. Dindarlık, devlet düzenine değil inancın gerektirdiği ibadetlere ve davranışlara ilişkindir. Zaten bilimin, aklın yol göstericiliğini savunan, inanç tarzı dayatmayan anlayış laikliğin özelliklerindendir.

Dincilik ise devlet, siyaset düzeninin ve toplumsal yaşamın dine göre şekillendirilmesini ve yönetilmesi savunan fikirdir. Din, halkın sömürülmesinin meşrulaştırıcı aracı olarak kullanılır. Dincilik, Hayrettin Karaman’ın “yolsuzluk hırsızlık değildir” sözündeki gibi hırsızlığı aklamanın, kadını ikinci sınıf insan görmenin, iş cinayetlerinin, asgari ücrete sadece 49 TL zam yapmanın dini gerekçelerinin uydurulmasının adıdır.

Bu farkı bilirsek dindarı dinciden ayırarak dindar yurttaşlarımızı kazanabiliriz.

Kitabınızda laiklik mücadelesinin önemsemeyerek emek mücadelesinin savunulmasıyla yetinilmesini eleştiriyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

“Bugüne kadar yaşam tarzına dayalı laikliği savunduk da ne oldu” denerek bundan vazgeçiliyor. Buna göre artık Etiler, Cihangir, Beşiktaş, Kadıköy’deki insanın yaşam şeklinin savunulması “elitist” bir tavırdır. Bunun yerine hükümetin yolsuzlukları, hırsızlıkları, ekonomi politikaları, emekçilerin hakları üzerinden siyaset geliştirme çabası savunuluyor. Doğru elbet ama bu yaklaşım, yaşam tarzının savunulmasının geri plana atılmasını gerektirmez. Üç nedenle gerektirmez. İlk olarak yaşam tarzının savunulması insanın nasıl yaşayacağına dayalı temel bir taleptir. İkincisi, halkın eğitimin ve toplumsal yaşamın dinselleştirilmesini normal kabul ettiğinin, laikliği önemsemediğinin dayanağı yoktur. Özgecan’ın vahşice katledilmesinden sonra toplumun hangi sloganlarla ayağa kalktığına dikkat edelim. Eylemler “kadına yönelik şiddetin önlenmesi”nin ötesine taşarak laiklik, özgürlük taleplerine dönüşmüştür. Bu durum Haziran Ayaklanması kadar önemsenmelidir. Üçüncüsü emek mücadelesi ancak özgür, eleştirel akılla verilebilir. Bunu da laiklik sağlar.

Laikliğin geçmiş yıllarda yaşam tarzının savunulmasına hapsedilmesi ne kadar yanlışsa bunu önemsemeyip ekonomi politikalarına, emekçinin haklarına hapsolmak da o kadar yanlıştır. Laiklik ile emeğe sahip çıkmak birbiriyle çelişmez ve biri diğerini öncelemez. Aksine emeğin haklarına sahip çıkmak için laikliğe sahip çıkmak gerekir. İstanbul Müftülüğü’nün hazırladığı cuma hutbesinde iş güvenliği tedbirlerinde aşırılık “Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür” denildi. “Sigorta yaptırmanın tevekküle aykırı olduğu”nun dendiği ortamda insanlar hakkını aramayı bu dünyada değil öte dünyada arar. Soma’da madencilerin katli sonrası binlerce imamın gönderilerek madencilere ve acılı ailelere, haklarını aramaları değil “Allah rızası için isyan etmemeleri” telkin edilmiştir. Laiklik, emekçinin kendini herhangi bir dinin ümmeti, bir mezhep veya tarikatın müridi görmeyerek sınıf bilincine kavuşması içindir. Laiklik tam da aklımızın dini gerekçelerle uyutulmadan haklarımızı bu dünyada savunabilmemize yarar. Laiklik, toplumun çoğunu oluşturan emekçiler için olmazsa olmazdır. Laiklik mücadelesi, emekçi için tarikat denetiminde azla yetinmeye, kanaatkârlığa rıza göstermemesi, hakkını aramak yerine dinci vakıfların “hayırseverliğine” dayalı sosyal yardımları aracılığıyla sadaka kültürüne alıştırılmaması için gereklidir. Laiklik, emekçinin kendini herhangi bir dinin ümmeti, bir mezhep veya tarikatın müridi görmeyerek sınıf bilincine erişmesi içindir. 

12. SINIF DERS KİTABINDA SKANDAL İFADELER

Laikliğin eğitim ile de önemli ilişkisi var. Yeni müfredatlar yayınlandı. Kitabınızda ders kitaplarını ve müfredatlarda laikliğe aykırı ifadeleri ele almışsınız. Nedir bunlar?

“Halkı kazanamama” tedirginliği nedeniyle önemsemediğimiz konulardan biri de eğitim. 18 Temmuz’da müfredatlar yayınlanınca gazete ve televizyonlar ‘boş ol’ denerek hakim önüne çıkmadan erkeğin karısını boşayabileceği, dul kalan kız çocuk sahibi kadının, yeni eşiyle zifaf yaşamadıysa kızının yeni eşiyle nikahlanabileceği ders kitaplarına giriyor” şeklinde tepki göstermeye başladılar. Güzel de bunlar İmam hatip lisesi ders kitaplarında zaten var. Açın, Akaid ve Kelam, Fıkıh Okumaları kitaplarında görürsünüz. Dahasını söyleyim. Anadolu İmam Hatip Liseleri 12. sınıf “Akaid ve Kelam” ders kitabında dinden çıkmak isteyenin her şartta öldürülmesi gerektiğinin tartışmalı bir konu olduğu yazılıdır. “Öldürülmemelidir” demiyor. Zina eden bekârlara 100 sopa vurulması, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunan kişiye 80 sopa vurulması ve ayrıca şahitliğinin kabul edilmemesi; hırsızın elinin kesilmesi; silahlı gasp, yol kesme ve eşkıyalık gibi suçları işleyenlerin öldürülmesi, asılması, el ve ayaklarının çapraz kesilmesi veya sürgün edilmesi gibi cezalardan bahsediyor.

Laikliğin ateizm, laiklerin ateist olduğu ima ediliyor. Örneğin “Anadolu İmam Hatip Liseleri Akaid ve Kelam 12” ders kitabında şöyle bir cümle var:

“Sekülerizm her ne kadar ilk bakışta din karşıtlığı olarak görülmeyebilirse de yönelimleri itibariyle dini önemsememe, hayatı yaşarken dine referans ve gönderme yapmama anlayışı sebebiyle dinden uzaklaşma sonucu doğurmaktadır.”

Ders kitaplarında ulus devlete saldırı var mı?

Var tabii. Kültürel çoğulculuğun “farklılıklar zemininde birlik ilkesine ve azınlık haklarına vurgu yapan bir anlayış” ve “ulus devletle ulusal kimlik kavramının tam bir antitezi” olduğu belirtiliyor. Ulus devlet anlayışının “etnisiteye, dile, inanca ve hatta aynı inancın alt kolları olarak görebileceğimiz mezheplere dayalı bir ötekileştirme ve dışlama süreci” yaşattığından dem vuruluyor.

Bunları ve daha fazlasını kitabımda yazdım. Kimi milletvekillerine rapor olarak da verdim ama bunlar değerlendirilmedi. Burada asıl soru bizim neden bunları araştırmadığımız, dile getirmediğimiz?

Sizce neden?

Biraz önce belirttiğim gibi; halkı kazanamama, büyüyememe, oy alamama tedirginliği. Laiklik önemsenmedi.

Peki, işe yarıyor mu? Yani önemsenmeyince halk kazanıldı mı?

Hayır, aksine bu tavır laiklik karşıtlarını besledi. Hükümet olmanın olanaklarından yararlanan bir parti varken bir başka kurumun dini referanslarda bulunması “kozu elinden almak” değil dine siyasette rol biçen anlayışa meşruiyet sağlamaktır. Çünkü laiklik karşıtlarının toplumsal tepkiden çekinip zamana bıraktığı konularda laik kesimin konuşması dincileri rahatlatıyor ve “aslında dini konularda konuşmanın normal olduğu” algısını halka yayıyorlar. Bu, laiklik karşıtlarını cesaretlendiriyor ve meseleyi tekrar ısıtıp sunmasına neden oluyor. Türban konusunda daha ilkokulda Mersin’de okula türbanla gelen öğrenci için “bu provakasyondur, bizim böyle bir gündemimiz yok” diyen hükümet, laik kesimin pek de tepki göstermemesinden aldığı cesaretle anaokullarında bile türbanı serbest bırakmıştır. Bugün okulda mescid zorunluluğuna karşı iptal davası açan kurum sayısı yalnızca 4’tür. Bu yeterince tepki göstermediğimizin göstergesi değil mi?

Son olarak, halkı nasıl birleştirebileceğimizi sorayım.

Laiklik ilkesinin, toplumun huzurunu, milletin birliğini, vatanın savunmasını sağlayan temel bir ilke olarak ele alınması yaşadığımız geri gidişi durdurmak açısından hayatidir. Dindarlık ile dincilik arasında fark olduğunu belirtirsek dindar halkı kazanmak daha olanaklı olur. “Devletin işine karışmıyorsa tarikatlara saygı duyalım” anlayışından uzak duralım. Devlete karışmayan tarikat yok. Dahası tarikatlar biat yerleridir. Laiklik mücadelesinin emek mücadelesi içinde olduğunu görelim. Halkın dini değerlerine karşı gelmeden Cumhuriyet, Atatürk, insan onuru, kadın hakları, laikliğe aykırı din yorumunun uygulanmasının, ders kitaplarına konmasının önüne geçelim. Bunları yaptığımızda halkımızı birleştiririz ve büyürüz.

Teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.

Söyleşi: Deniz Güzel
Odatv.com


Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Eskişehir'de cenazede gergin anlar!. 'MGK bildirisinin tercümesi, Irak bölünürse Musul ve Kerkük yolu gözükür' Galatasaray'da beklenen ayrılık gerçekleşti Ünlü yönetmen Mustafa Kemal Uzun evinde öldürüldü