Yazarlar
19 Kasım 2017 ( 103 izlenme )
Reklamlar

Dinci liboş NATO'cular darbeci, NATO'cu Atatürkçüler eyyamcıdır

Sokaktaki insanın, klavye başındaki delikanlının, devlet çarkını döndürmekte zorlanan bürokratın, en önce de ülkenin savunmasının emanet edildiği askerin kafası bu konuda çok karışık.

Öyle ya, Amerika deseniz, cevap net; ‘canı cehenneme’…

Ama NATO deyince işler karışıyor, aynı AB mevzusunda olduğu gibi.

Pek çok kesim, NATO’yu olmazsa olmaz, çok gerekli, Türkiye için hayati önemde bir örgüt olarak görüyor, görmesi sağlanıyor.

Soğuk Savaş biteli 27 yıl oldu ama bu hala böyle.

AB ve NATO, “Türkiye’yi medeni, hür dünyaya bağlayan, bizi Ortadoğu bataklığından ve Rusya öcüsünden koruyan çok önemli çıpalarmış” gibi bir izlenim beyinlerin derinlerine nakşedilmiş.

Güvenlik Uzmanı eski asker Mete Yarar, CNN Türk’te, NATO’dan neden çıkılmaması gerektiğini, şu sözlerle özetliyor: “Tamam tamam ama, ya NATO üyesi olmasaydık, başımıza neler gelirdi hiç düşündünüz mü?”

Doğru ya, ya NATO ‘şemsiyesi altında güvende’ olmasaydık neler olurdu kim bilir?

En önce 1945 sonrası Stalin Türkiye’yi işgal ederdi mesela!

Sonraa, kesin Arapların bitmek bilmeyen savaşlarına ortak olurduk, fesle entariyle dolaşırdık söz gelimi!

Medeniyetten, hür dünyanın nimetlerinden ve de en önemlisi demokrasiden nasiplenemezdik binaenaleyh!

NATO’da olmayaydık, ne yer, ne içerdik hiç düşündünüz mü?

Ben çok düşündüm.

Hatta bayağı bir araştırdım.

Bilenlere sordum, soruşturdum.

NATO’YA NEDEN VE NASIL GİRDİK?

1920 – 1938 arası Türkiye’nin altın çağıdır.

Mustafa Kemal Atatürk vardır çünkü o dönemde.

Millet meclisi, arasız devrimler, biricik Cumhuriyet, milli iktisat, milli savunma ve milli eğitim hamlesi.

En büyük kalkınma hızı, sanayileşmenin zirvesi.

1930’larda uzmanların toplanmasıyla yazılan bir lise tarih kitabı vardır mesela…

Bugün üniversitelerde öyle kitap bulamazsınız.

Türkiye’nin dört köşesine açılan fabrikalar, sadece sanayi değil bir uygarlık hamlesidir.

Nazilli Basma fabrikası ve Sümerbank bunun destanıdır.

Kurtuluş Savaşı’mıza hem siyaseten, hem silah göndererek, hem de doğrudan altın olarak büyük destek veren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yardımıyla yapılmıştır.

Lenin – Atatürk diyalogu ve işbirliği ile İnebolu’ya indirilen silahlar, oradan kağnılarla cepheye taşınmıştı.

Kurtuluş Savaşı’mızda, SSCB Ankara Büyükelçisi Aralov’un, Sovyetlerin efsane Mareşali Voroşilov ve Bolşevik kahramanı General Frunze’nin bizzat yerinde katkıları büyüktür.

(Frunze Ankara’ya gelirken 1.1 milyon altın ruble yardım da getirmişti. Yine bu görüşmeler sayesinde 3 Mayıs 1922’de Sovyet yardımının 3.5 milyon rublelik bölümü de verildi. Askeri yardım olarak da bir mermi fabrikasının makineleri ve parçaları ile çok sayıda top, top mermisi, tüfek ve cephanesi gönderildi. Türkiye, ulusal kurtuluş savaşı boyunca, Sovyetler Birliği’nin yakın desteğini görmüş, Anadolu’ya silah, para ve altın akmıştır. Resmi Sovyet verilerine göre, 1920-1922 yıllarında 9.000 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 63 milyon fişek, 147.000 top mermisi ile doğu sınırlarından eski Rus Ordusunun bıraktığı askeri malzeme sevkedilmiştir. “Jivoy” ve “Jutkiy” adlı iki avcı botu hibe edilmiştir. Sovyet Hükümeti, Ankara’daki iki barut fabrikasının kurulmasında yardımcı olmuş, fişek fabrikası için gerekli teçhizat ve hammaddeyi sağlamıştır. Sovyet diplomatik misyonu 200 kilo külçe altını ve iki parti halinde toplam 10 milyon altın Ruble’yi Türk Hükümeti’ne teslim etmiştir. (Kaynak: Rusya Federasyonu Türkiye Büyükelçiliği))

Batı Emperyalizmine karşı eylemli direnişte mazlum milletlere öncülük yapan Büyük Atatürk’ün yanında, yine aynı düşmana karşı direnen Rus sosyalistler/bolşevikler vardı.

Bu konuda Mehmet Perinçek’in iki kitabını öneririm: “Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri” ve “Türk-Rus Diplomasisinden Gizli Sayfalar”.


Bu iki kitabı önermemin nedeni, Soğuk Savaş yıllarında tahrif edilen resmi tarihimizden değil, SSCB arşivlerinden doğrudan alıntılanmış bilgilere dayandıkları içindir.

Aslına bakarsanız Türkçülük akımı da o dönem, Yusuf Akçura’ların yine Sovyet karakteri taşıyan ‘Narodnik’ yani halkçı bir karakter taşıyordu.

İç ve dış sömürüye karşı ezilen halkın/işçinin ve köylünün birliğini, tüm dünyada da bunların dayanışmasını esas alan bir harekettir aslen Kemalizm.

Komünist değilse de kamucudur, halkçıdır, bazı anlamlarda da sosyalisttir.

STALİN VE BOĞAZLAR EFSANESİ

Türkiye’nin NATO’ya girme sebebi olarak Stalin’in boğazları ve Kars ile Ardahan’ı istemesi söylenir her zaman.

Öyle bir şey var, evet ama bu kısa süren ve çok büyütülen bir kriz aslında.

1946 Sovyet notasında Stalin, 1936 Montrö sözleşmesinin revizyonunu ve boğazların denetimini Türkiye ile birlikte yapmayı talep eder.

Bu elbette reddedilir.

SSCB de, Moskova’da fazlasıyla tartışılan ve tereddütler içeren bu isteği hiçbir zaman eyleme dökmez.

1945’te yine Stalin’in 1921 Ankara anlaşması ile Türkiye’ye bırakılan Kars ve Ardahan’ı geri istediği iddiaları vardır, ama bunlar daha çok kulaktan kulağa dedikodu ve gazete yazılarından ibarettir.

Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra, 30 Mayıs 1953’te, Dışişleri Bakanı Molotov, Türk Büyükelçisine sözlü bir açıklama yaptıktan sonra, yazılı bir metin verir. Bu metinde, “Sovyet Hükümeti’nin eski bakış açısını gözden geçirdiğini’’ belirttikten sonra, “Sovyet Hükümeti’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiası olmadığı ve Boğazları savunma isteğinden vazgeçtiği” belirtilir.

İşte o kargaşada Stalin’in ölümünden bir yıl önce, 1952 yılında Türkiye NATO’ya üye olur ve artık soğuk savaşın Batı kapitalizmi tarafındadır.

Ama acaba kırılma tarihi 1952 midir?

İyi incelendiğinde, Türkiye’nin 10 Kasım 1938 sonrası gıdım gıdım Batı ittifakına yönlendirildiğini görürüz.

Atatürk’ün ‘SSCB ile asla aranızı bozmayın, Batılı ülkelerle ittifak anlaşması imzalamayın’ vasiyetini dinlemeyen İnönü, Ata’nın ölümünden 9 ay sonra İngiliz ve Fransızlarla ittifak anlaşmaları imzaladı.

2. Dünya Savaşı’nda da Türkiye, Almanya, İngiltere ve ABD ile ilişkileri dengede tuttu.

Türk-Sovyet dostluğu tam olarak rafa kalkmasa da, Ankara, Moskova’nın güvenini yitirmeye başladı.

Bunun için İsmet İnönü’yü suçlayabiliriz, ama tabii yiğidi öldürüp hakkını da yememek lazım, bizi 2. Dünya Savaşı’nın büyük felaketine sokmamayı da bu sayede başardı.

Ancak İnönü’nün yüksek “vaziyeti idare” kabiliyeti, bizi adım adım eyyamcılık çukuruna soktu.

Toprak sahiplerini kızdırmayalım diye köy enstitülerini kapattı.

Batı tipi demokrasiye geçiyoruz diye 1946’da ‘erkenden’ yapılan seçimler gericilerin, karşı devrimcilerin önünü açtı.

1947’de “Sovyet tehdidine karşı alınacak önlemleri içeren” Truman doktrinine dahil olundu.

1948’de ise Marshall Planı’na girildi, bebelere ne idüğü belirsiz süt tozları verildi, Amerikan margarini yesinler diye ‘zeytinyağlı yiyemem aman’ diye türkü besteletildi.

Amerika’dan hem para geliyordu, hem de Coniler bizi Rus ayısına karşı sözde koruyordu.

Amerika’ya övgüler düzülüyordu, Kore Savaşı’na kurbanlık koyun gibi asker gönderildi.

1952’de NATO’ya girmekle Türkiye’nin arasız devrimler dönemi bitmiş, eyyam dönemi başlamıştı.

Atatürk iki bakanlığın başına Milli ibaresi koymuştu. Biri Milli Savunma diğeri Milli Eğitim idi.

İşte NATO döneminde bu iki bakanlığın millilik özellikleri yontuldu, Devrimci Atatürk gitti, Batıcı gardırop Atatürkçülüğü geldi.

Savunma’mız eski Amerikan hurdalarına, eğitim sistemimiz ise paralı okullara ve kurbağanın sindirim sistemine indirgendi.

Diyorum ya, Eyyam devri başlamıştı.

Reklamdan sonra devam ediyor 

Devrimciler tukaka ilan edildi, “başımızı belaya sokmayın” dendi.

Osmanlı’daki ‘Gelen ağam giden paşam’ yaltakçılığı prim yaptı.

Herkes sağcı oldu, gemisini yürüten kaptana dönüştü.

Cumhuriyet’in kimsesizlerin kimsesi olma özelliği giderek silikleşti.

Solcular, gerçek Kemalistler itilip kakılmaya başlandı.

Ama gençlik hala Ata’sına bağlıydı.

Ancak NATO sistemi oturmuştu, Eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in bizzat belirttiği gibi, “NATO öyle top tüfek değil, 500 milyar dolarlık bir sistemin adıdır”.

NATO aslen üye ülkeleri kendine bağımlı halde tutmak için içeriden çalışır.

Merkezi Brüksel değil Waşington’dur.

Gladyo dediğiniz şey NATO’nun ta kendisidir.

O aynı NATO, Küba krizinde bizi açıktan satmıştı. ABD Küba’yı vursaydı, SSCB de Ankara’yı vuracaktı. Yani NATO üyesi olmamız az daha felaketimizi getirecekti. Meraklıları rahmetli Turan Yavuz’un ‘Satılık Müttefik’ kitabını okuyabilir.

ABD tarafından gözden çıkarılan Adnan Menderes’in SSCB’den kredi istemesi üzerine biraz da icazetle, 27 Mayıs 1960 İhtilali ile devrimci bir anayasa yapıldı yeniden.

NATO FETÖ İŞLERİ

ABD baktı ki Türkler ‘adam’ olmayacak, yeşil kuşağı sokuverdi devreye.

1962-1964 ve 1966- 1971 arasında iki kez MİT müsteşarlığı yapan Fuat Doğu, Mehmet Eymür, Sadi Sağdam, Şenkal Atasagun, Emre Taner ve Hiram Abas gibi MİT yöneticilerini yetiştirmiş, MİT'e bir dönem damga vurmuş bir isimdi.

Eski bir Kurmay Yarbay olan Fuat Doğu'nun en ünlü lafı şuydu: "Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIA'nın şube müdürlüğünü yaptım”.

Sabahattin Önkibar, Fuat Doğu’nun FETÖ’ye yol veren isim olduğunu yazmıştı.

Alıntılıyorum:

“Fuat Doğu’nun Gülen’i teşkilata alma amacı, Yeşil Kuşak Projesi bağlamında Risale-i Nur guruplarını Komünizme karşı örgütlemek ve Nur cemaatinin içinde devlet damarı oluşturup içerden bölmekti.

Fetullah Gülen bunun için MİT’te 2 yıla yakın özel eğitim gördü.FETÖ'den ayrılan Latif Erdoğan da FETÖ'nün, dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu'nun Gülen'den bir cemaat kurmasını talep etmesiyle kurulduğunu söylemişti.

​Bülent Arınç’ın, ‘Mülkiye’de iken Namazlı-Abdestli çocuktu’ dediği Abdullah Öcalan’ı MİT’e alan isim ise Fuat Doğu sonrası, 70’li yıllarda MİT’e Müsteşar ve vekil olarak hakim olan General Bülent Türker’dir.”

Alın işte iki paragrafta NATO’nun özeti. FETÖ, PKK ve 12 Mart ile 12 Eylül…

Bu arada FETÖ’nün öncelikli olarak Milli Eğitim ve Milli Savunma’da yani polis ve askerde kadrolaşması da dikkat çekici.

Halkını ezerken, FETÖ ve PKK’ya yol veren Amerikancı zihniyet.

Türkiye’nin NATO hikayesi açıkça bir ihanetin tarihidir.

Hala NATO’dan çıkmayalım öcüler kapar diyen soğuk savaş kafalıları dinlemeyin.

Başına çuval geçirilmiş, genetiğiyle oynanmış devlet ve siyaset yapısı bizi buraya getirdi.

NATO demek Muavenet’in vurulmasına sessiz kalmak demektir. Çekiç Güç’ten PKK’ya atılan silahlara göz yummak demektir. 1977 Taksim katliamı demektir. 12 Eylül’ün faşizmi ve işkencehaneleri demektir. Özal demek, özelleştirme, işsizlik, Suriyeli 4 milyon göçmen demektir. Bölgedeki komşularımıza ihanet demektir.

Artık bundan sonra, kim başa gelirse gelsin geriye dönüş kolay değil.

NATO artık yenik ve demode, başta Almanya olmak üzere Avrupa da NATO’dan çıkmayı tartışıyor.

Biz bir karar noktasına doğru gidiyoruz.

Ya NATO’dan çıkıp, Türkiye Cumhuriyeti’ne döneceğiz, ya da NATO’da kalıp çürüyüp gideceğiz.

Ya 15 Temmuz’un merkezi İncirlik’i kapatacağız, ya da küresel sofranın mezesi olarak yenip yutulacağız.

Yani ya devrimci olacağız, ya da ’38 sonrası eyyamcılığa devam edeceğiz.

Karar Büyük Türk Milleti’nin.

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Kendi tütününü satamayan ülke sömürgedir Kürtçülüğün iflası En hızlı Atatürkçüler! ABD’den görev kapmak için bağıran parti