Yazarlar
11 Mart 2018 ( 157 izlenme )
Reklamlar

Karadenizli kahramanın öyküsü: Kurtoğlu

Trabzon Beşikdüzü’nde halkın nefes aldığı bir parka verilmişti adı. Ve onun şehadetinden yıllar sonra yolunu şaşırmış bir belediye başkanı satmaya kalkmıştı park arazisini... Geçen yıl haber olmuştu. İtiraz etmiş vicdanlı vatandaş, mahkemeden dönmüş. O belediye başkanı bilmez, ama ruhu Afrin dağlarında dolanır Erdal Kurtoğlu’nun... Telsizden uçaklara, “gerekirse bizi de vurun! Yeter ki, etrafımızdakilerin hepsi imha olsun” diye anons yapan bir tim komutanı olur, destanlar yazar...

Bir Karadenizliydi. Tipik... Hızlı konuşur, hızlı düşünür, hızlı hareket eder ve hızlı sinirlenirdi. Atletti, Harp Okulu’nda kros ve yarı maraton koşmuştu. Bu özelliği ona arazide büyük bir avantaj sağlardı. Çok hızlı hareketlerle kayadan kayaya atladığı için “martı” derdi devre arkadaşları. Elinden düşürmediği bastonuyla bütünleşmiş gibiydi. Şaşırtıcı bir hafızası vardı, haritaları ezberlerdi. Çayla yaşardı adeta, sabah akşam, çay... Pahalı zevkleri, büyük özlemleri yoktu, yaşadığı hayattan mutluydu. Hepimiz gibi özel tabanca kılıflarına, teçhizata bile heves etmez, Harbiyeden verilen ne ise onu taşırdı. Ona başka bir isim ver deseler, cesaret derdim. Timinin en önünde giden bir Kurtoğluydu o...

Kaç sabahın ayazını bekledik birlikte, kaç gece pusularda susuştuk, nefes tuttuk, kaç hedef tarif ettik birbirimize, kaç yumurtayı kırdık konserve kavurmanın üzerine... Kaç matra suyu bölüştük, kahkahalarımız ve küfürlerimiz kaç kez karıştı birbirine, ot bitmez patikalarında Cudi’nin...

Silah arkadaşımdı, aynı birlikte tim komutanıydık, o “Kobra-2” ben “Kobra-6.” Karargâh koridoruna değmemiş ayaklarımızı, rahat yüzü görmemiş sırtımızı tanırdı kayalar. Üzerimize düşen çiğ damlası da sabah ayazı da hürmet ederdi pes etmeyen, of demeyen inadımıza. Her durumda gülmeyi başarırdık.

Geçen gün bir gazetede basılmış fotoğrafımız, Abdullah Ağar söyledi. Sabahladığımız bir pusunun sonundaki sabah ayazını, bir bardak çay ile yumuşatıp, güneş yükselmeden uyuyabileceğimiz birkaç saatte dinlenmeye çekilmeden hemen önce... Tan yeri ağarırken...

1994 Irak harekâtında birliğin ileri emniyeti için tuttuğu tepeye sızan terörist grupla o kadar iç içe geçmişti ki, obüs bataryasına kendi bulunduğu noktaya atış yapmalarını söylemişti. Sızmaya karşı timinin en önünde vuruşurken şehit düştü. En önde olmak çok yakışırdı ona, başka yerde görmedim hiç...

Üsteğmen Erdal Kurtoğlu (sol başta) Oktay Yıldırım (sağ başta)

Çünkü...

Erdal Üsteğmen’in görev yaptığı birlikte bu kahramanca davranışı sıradanlaştıran bir ruh vardı. Birlik komutanından, erine kadar... O birliğin komutanı, daha dün 15 Temmuz ihanetinde Özel Kuvvetler nizamiyesini vuruşa vuruşa alanlardan biriydi, şimdi general. O birliğin diğer mensupları bugün Afrin dağlarında mızrağın en sivri ucuna komuta ediyorlar.

Hiç unutmam, birlik komutanımız bir operasyonda en önde, yanında dört Mehmetçik. Sıcak temasın ilk noktası... Bizler, 100-150 m daha gerideyiz, manevra yapıyoruz. Neyse... Daha önce benim timimde olan ve “en güvendiğin adamı ver” dediği için onun habercisi olarak görevlendirdiğimiz Onbaşı Murat Solak onun yanında şehit düşen dört Mehmetçikten biri. Murat’ın aziz naaşını Orhangazi’deki ailesine teslim etmek, aldığım en zor görevdi. Yıllar sonra, üzerimize Ergenekon çorapları örülmeden hemen öncesiydi, birlik komutanımla tekrar karşılaşınca sordum: “Komutanım, Murat son nefesinde bir şey dedi mi?” Öğrendim ki, “Gebertin şunları komutanım” demiş. Dün o dağlarda gezen bir kurtoğluydu Erdal Üsteğmen, ama yalnız değildi başka kurtlarla dolaşıyordu.

Erdal Üsteğmen ile o fotoğrafı çektirdiğimiz günlerde tanıştığım bir Kıbrıs gazisi, Hava İndirme Tugayı (şimdiki 1. Komd. Tug) paraşütçülerini Kıbrıs semalarında gösteren bir gazete kupürünü vermişti bana. Ben aynı birliğin ondan sonraki savaşçı kuşağından biriydim çünkü.

O yıla ait, solmuş fotoğrafın üzerine de şöyle yazmıştı: “Hep zirvelerde dolaşmış bir milletin ahvadını tarihsizler bilmezler de, cihan onları çok iyi tanımaktadır. Bugün döl yatağında gelişip gerinen ruh, dün nal sesi, at kişnemesi ve yiğit naralarıyla dört bir yanı velveleye veren ruhtur.”

Bugün Afrin dağlarında Erdal Üsteğmen’in ruhuyla üzerine bombardıman isteyen kahramanlar geziyorsa... Endişelenmesin kimse, bu dirilen o ruhtur. Her savaş kendi savaşçısını yaratıyor. Erdallar, Muratlar doğuyor yeniden.

Reklamdan sonra devam ediyor 

VAROLUŞ TİYATROSU

Bir grup genç... Kimi öğrenci, kimi muhasebeci, kimi mühendis. Kayseri gibi yerde bir tiyatro topluluğu kurmuşlar. Oyunları var, sahneleri yok. Afiş bastırmaya paraları bile...

Ama kararlılar, oynayacaklar. Parayı bulmak için de oyun oynuyorlar: “Doğaçlama” diyorlar. Senaryo yok, her şey seyirciyle iç içe ve o anda gelişiyor. Seyirci belirliyor oyunun gidişatını, ya da oyuncuların karakterlerini. Bazen seyirci ile diyalog bir anda başka bir oyuna dönüşüyor. Seyirciyi de yaratıcılığa zorluyorlar “ne yapsın” diye sorarak.

Bir sahneleri olmadığı için, geçici olarak anlaşma yaptıkları kafeteryalarda sergiliyorlar performanslarını. Gözlerine baktım, aşkla yapıyorlar işlerini. Para kazanmak değil dertleri, bu çok belli. Ama faturalarını da ödemek zorundalar.

Bu gençler Dünya Kadınlar Günü’nde hapishanedeki kadınlar için gösteri yapmaya gidiyorlar da... Ah ne yazık! Dedim “bu kadar zengini var Kayseri’nin, yok mu bir sponsor size?”

Küçük çocukların yandığı tarikat yurtlarına verirler de çuvalla paraları; birkaç afiş bastıramaz, bu gençleri destekleyemez olmuş koca koca zenginlere yazıklar olsun.

Yönetmen Murat Karslı ve arkadaşları inatla sürdürmeye devam ediyorlar gösterilerini ve gösterilerinin ardından selam göndermeye Afrin dağlarındaki, Mehmetçiğe... Var olun çocuklar, var olun her biriniz!

ÜNİFORMA

“Çok askerler görüyorum, fakat çok savaşçılar görmek isterdim. Üniformaların içindekiler de üniforma olmasaydı” der Nietzsche.

Bir üniforma general ya da amiral olabilir, ama savaşçı olamaz ve bir savaşçı genellikle general ya da amiral olamadan emekli edilir. Bu ordu Soner Polat gibi, Cem Gürdeniz gibi, Cem Çakmak gibi savaşçı ruhlu amiraller de gördü ama ne yazık, savaşan adamın ne ruhunu ne dilini anlamayanları da...

Türk askerlik geleneği, bir Osmanlı’nın son döneminde bir de özellikle NATO sürecinden sonra savaşçı olmayan generaller gördü. Üniformaların yükseldiği dönemlerde devlet çöküyordu hep... Ve savaşçılar sessizce yükseltiyorlardı devleti, kopan bacakları, kolları ya da tabutları üzerinde...

Bir üniformadan bu savaşçı tavrını anlamasını beklemek yanlış olur. Dedelerine sığınıp aşağılamaya çalışır, nişanları, parlak düğmeleri ya da dedelerinden kalma madalyalarla övünür. Savaşçı yarasıyla bile övünmez. Üniformalar yırtılır, buruşur, ütüsü bozulur. Savaşçının kolalanmaya ihtiyacı yoktur. Üniformalar çıkarılır, ama savaşçının tenidir üniforması... Savaşçı üniformaya aldırmaz, ama üniforma içindeki üniforma için her şeydir o süslü elbise...

Üniforma çıkınca... Savaş hakkında ağlak feryatlar atmasına bakmayın, daima en son o gelmiştir savaş alanına, çünkü tek derdi üniformasını biraz daha rütbe, nişan veya madalya ile süslemek için ölülerin başında fotoğraflar çektirip kahramanlık pozları vermektir. Savaş sürerken o, ya emekli olmuş ya da bir kenara saklanıp feryat etmiştir. Bu sırada savaşçı kenara çekilmiş, sessizce yarasını sarıyordur bir sonraki muharebe için...

Demem o ki, ekranları ya da sosyal medya sayfalarını velveleye veren üniformalar biraz sessiz olmalı, savaşçılar savaşıyor...

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Karadenizli kahramanın öyküsü: Kurtoğlu FETO ve PKK aşkı Amerikan aşkıdır Bu iki okumamış cahil karı kocanın bir milletin kaderiyle oynamasına izin verdiniz Tayyip giderse FETÖ ve PKK ne olacak?