MİLLİ MÜCADELENİN SEMBOLÜ İLK KURŞUN HASAN TAHSİN

636 izlenme 15 Mayıs 2016
Reklamlar

Güneş Erkul: Kurtuluşu Ateşleyen İlk Kıvılcım, İlk Milli Refleks : Hasan Tahsin ve İlk Kurşun

O Emperyalizme karşı ilk kurşunu atan sembol bir isim…
Kadın hakları ve insan hakları savunucusu..
Paralı eğitime karşı çıkan yazılarıyla bilinen toplumcu,
İşgali önceden gören ve yazılarıyla ulusu uyaran; vatansever bir gazeteci… …


Hasan Tahsin ruhunun öldürülmeye çalışılması psikolojik savaşın en önemli amacıdır.

Ünlü Rus Fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken zil çalınca ve bunu çok kere tekrarlayınca zil sesini işittiğinde et görmeden de hayvanın salyası akmaya başlar. Bu şartlı reflekstir.
Eğer sürekli olarak zil çalar ama hiç et göstermezseniz, bir süre sonra şartlı refleks söner. Devamın sağlanması için arada bir et gösterilerek refleks pekiştirilmelidir.
Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir bölümü boğulur, bir bölümü de günlerce korkuyla titreşir, çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır.
Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yoktur.
Şu müthiş sonuca varır Pavlov:
AĞIR TRAVMALAR, ŞARTLI REFLEKSLERİ ORTADAN KALDIRMAKTADIR.
HAYVAN EN DOĞAL, EN İLKEL DURUMUNA GERİ DÖNMEKTEDİR.

Her gün şehitler vermemiz, devletin kalbinde patlayan canlı bombalar, canlı bomba eylemlerinin önlenemeyişi, şehitlerimizin katili teröristlerin temsilcileriyle yapılan müzakereler,
Bir yandan “Ergenekon, balyoz” denilerek tek suçları Atatürk’ü, vatanı çok sevmek olan insanların sabaha karşı evlerinden alınarak hapse atılmaları, Habur’dan PKK’lı katillerin ellerini kollarını sallayarak girmeleri ve onlar için kahraman gibi törenler yapılması, bu Haburcuların avukatlarının Cumhuriyeti kuran partinin 2. Adamı yapılması; teröristbaşının yeğeninin TBMM’ye sokulması…
hepsini toplarsanız, temel güvenlik duygusunun ortadan kalktığını görürsünüz.
Ağır travmalarla bizim de şartlı reflekslerimiz (Ulusal duygu ve tepkilerimiz) kırılıyor.

Emperyalistler işgallerinde psikoloji biliminden çokça yararlanırlar.
İzlenen yol, hedef ülkenin ulusal direnişini önce psikolojik olarak kırmaktır. Bunun için önce direnecek ulusun, direniş ruhu ortadan kaldırılmalıdır. Bu da öncelikle hedef ulusun, ulusal tarihini bozmakla, unutturmakla, çarpıtmakla olur. Kahramanlarını küçültmekle olur. Ulusal duyguları yok etmeyi hedefler emperyalizmin psikolojik savaş birimleri. Bu beraberinde ulusal reflekslerinin yok edilmesini getirecektir.
Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz.
Bunun denenmiş, sınanmış yöntemleri vardır:
O ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız.
 O ulusun tarihini, liderlerini, kahramanlarını, yani ulusal benliğini, varlığını tartışmaya açarsınız. Demokratik gibi gözüken bu yöntem başarılı, etkili bir yöntemdir.
Örneğin:
Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyor.
Onlara ne kadar korkak veya barbar bir ulus olduklarını göstermek gerekir.
Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar.
Onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan, korkuları olan birisi olduğunu göstermelisiniz.

Bu işi belgesel yapıp, onun “insani yönünü” anlatıyoruz diye sinsice ve çaktırmadan yapabilirsiniz.
Bunu; o kudretli insanın sürekli hasta ve bedensel ölümüne yakın dönemlerini anlatan görsel izlencelerle beyinlere işlersiniz.
Toptan bir ulusu geçmişiyle “yüzleşme” adı altında yargılar, çamur atar iz bırakırsınız.
“Ermenilere soykırım uyguladınız” dersiniz.
Biz de deriz: “Hayır uygulamadık!”
O zaman derler ki; “Madem uygulamadınız, bunu tartışalım, öyle sonuca varalım”

Size mantıklı gelir.
“Nasıl olsa suçlu değiliz, tartışmadan galip ayrılırız” dersiniz.
Ama tartışma masası kurulduğunda eşit bir tartışma şansı olmadığını görürsünüz.
Bakıyorsunuz, tüm ekranlar, gazeteler, sözde aydınlar sizin Ermenileri katlettiğinizi yaymaya başlıyor. Kanıtları var mı?
Elbette yok.
Ama yalan bir kere yayıldı mı ve yalanı söyleyenlerin sayısı da yeteri kadar çoksa, gerçeğin sesi baskılanır.
“Hayır” dersiniz, “gerçekleri bir de biz anlatalım”
Ama anlatabileceğiniz tüm propoganda kaynakları size kapatılmıştır.
İşte o zaman anlarsınız “tartışmaya açmak” denilen tuzağı.

Bu sürecin sonunca, ulusal gururu, haysiyetleri yüksek insanlar bile “acaba?” demeye başlar, “acaba gerçekten Ermenileri biz mi katlettik?” diye düşünmeye başlar.

Ve ulusal benlikte ilk kırılma yaşanır.

Psikolojik savaşın ilk etkileri görülür, beyinlerdeki işgal ilk çıkartmasını yapar.
Bir düşünün; son yıllarda neleri tartışmaya açtık, Andımız neden kaldırıldı, kurumların önünden “TC” neden kaldırılıyor, kaldırılmak isteniyor, birileri sürekli “millet” derken hangi millet olduğunu söylemekten neden özenle kaçınıyor, neden ulusal kimliğimiz “Türk” yerine, “Türkiyeli” gibi coğrafi bir kavram kulaklara alıştırılmaya çalışılıyor.
Şimdi düşünün;
Bugün Misak-ı Milli sınırlarını eskisi kadar önemsiyor muyuz?
Ya ulusal birliğimizi?
Türkçenin önemi kalmamış, özerklik, federasyon da olabilir, Ermenilerden özür de dilenebilir.
Özetle; ulusal varlığımıza ait ne varsa yitirmiş durumdayız.
“Askeri literatürde psikolojik savaşın hedefi; “Düşman halkın, savaşa devam azim ve iradesini kırmak” olarak tarif edilir.

Bunun anlamı; “Eğer siz, psikolojik harekât yürüterek, düşman tarafın halkını bezdirir ve bu savaşı kazanamayacaklarına ve hatta kaybettiklerine ikna edebilirseniz, o halkın ordusunu yenmeden zaferi kazanabilirsiniz.

Çünkü o halk, kendi ordusunu maddi ve manevi bakımdan desteklemekten vazgeçer ve sizin yenmenize gerek kalmadan kendi ordusunun icabına bakar.”
İşte psikolojik savaş budur.

1919 Yılına gidelim Mondros imzalanmış, Düşman askerleri İstanbul’a çıkartma yapıyor. Milyonlarca Türk, bu büyük utançlarından evlerine kara perde çekiyor ve sadece izliyor.
Emperyalistler bugün beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor.
Bu çıkartma sürerken alınabilecek iki tavır vardır:
Ya İstanbul’da işgalcileri karşılayan ve işgalci Teğmenden tokat yiyen bir Osmanlı Paşası olan Ali Nadir Paşa olabilirsiniz veya Dolmabahçe’den çıkartmayı izleyen bir padişah.
Ya da perdelerini kapatan suskun bir Türk.

Aslında hepsi aynı kapıya çıkar:
İzlersiniz her şeyi.
Ya da ilk kurşunu atan bir Hasan Tahsin olursunuz.

1919 Yılı 15 Mayıs’ında İzmir Limanını dolduran Yunan Donanmasının içinden karaya ayak basmak için sabırsızlanan Yunan Efzun alayını yaşlı gözlerle izleyen İzmirliler, tarihin en kara gününü yaşıyordu. Mavi – Beyaz bayraklarla donatılmış Kordonboyu o sabah hiç de ışıldamıyordu. Rum kızları eteklerini savurarak şarkılar söyleyip dans ederken ,Yunan Efzun Alayı karaya ayakbastı. Bando önde Başpapaz Hristamos önderliğindeki Efzun Alayı arkada Kordon boyunda gövde gösterisine başlamıştı. Hemen orada bir kıraathanede saçları dağınık esmer tenli güneşten iyice yanmış bir genç kendi kendine söyleniyordu “Kollarını sallaya sallaya mı girecekler? Olmaz… Olamaz ki. Sonunda ölüm var .. Kan var. .Bunu anlamalılar.”
Bu genç Selanik’ten İzmir’e göç etmiş , Osman Nevres beyden başkası değildi.

Hukuk-u Beşer Gazetesi’nin başyazarı vatanperver Hasan Tahsin takma isimli Osman Nevres o güne kadar kalemiyle , eylemleriyle işgalin başlayacağını göstermeye çalışmış bir gazeteciydi. İşte korktuğu başına gelmiş , Efzun Alayı Kordon boyunda zafer çığlıkları atıyordu. Birden yerinden fırladı, aynı anda kendisini Yunan işgal askerlerinin karşısında buldu. Az önce kalemini hırsla kıran parmakları arasındaki Rovelver silahı ile ilk kurşunu attı. Kalabalığı yarıp tek başına fırlayan uzun boylu siyah elbiseli adamın attığı ilk kurşun Efzun Alayının sancaktarını yere serdi. Sancaktar boğuk bir sesle yere yıkılırken, o elindeki Rovelverle peşi sıra kurşun sıkmaya başladı. Hiç beklenmedik bu ateş karşısında, önce paniğe uğrayan Yunanlılar gerilediler , peşlerindeki Rum kalabalığı arasından denize düşenler görüldü. Fakat karşılarında ateş edenin yalnızca bir kişi olduğunu fark eden Yunan Efzun Alayı hemen karşı ateşe başladı. Silahlardaki kurşunlar biten Hasan Tahsin, süngü darbeleriyle şehit edildi. Hırslarını Hasan Tahsin’in vücudunu paramparça etmekle de alamayan Efzunlar, bu defa sağa sola tüfekle, mitralyözle ateşe başladılar, hatta denizden Yunan torpidoları da ateşe katıldı. Bu sırada sivil halk arasından çok sayıda can veren oldu.

Hasan Tahsin şehit edildiğinde 31 yaşındaydı. Güler yüzlü, neşeli bir vatansever olarak tanımlanan Hasan Tahsin, işgal acısına dayanamayan yüreğinin sesini dinleyip tek başına da olsa bir alaya savaş açacak kadar cesurdu. Atılan bu kurşun Türk Kurtuluş Savaşının meşalesini yakarken, bütün dünyada Türk ulusunun bu işgali hazmedemeyeceğinin mesajını veriyordu.
Bugün Konak Meydanı’nda bir elinde bayrağı diğer elinde Rovelveri ile anıtlaşan bu genç,Türk Basınının bir sembolü olarak tarihe gülümsüyor.

İlkokul sıralarında ezberlettiler bizlere “Hasan Tahsin” adını. Onun bir gazeteci olduğunu da öğrettiler. Ama, hiç merak ettiniz mi; ilk kurşunu sıkan gazeteci hangi gazetede yazıyordu?.. İşte, bizlere anlatılanlarda bu bilgi yoktur. Olamazdı, çünkü Hasan Tahsin’in başyazarı olduğu gazetesinin adı “Hukuku Beşer” yani “İnsan Hakları”dır. Sunay Akın’dan dinleyelim:
Nurdoğan Taçalan, Hasan Tahsin’i anlattığı kitabına şu anlamlı soruyla son verir: “Türk Kurtuluş Savaşı bitti mi? Yoksa hala devam ediyor mu?” Öğrencilere, memurlara alanlarda uygulanan şiddete, düşünce özgürlüğünü savunduğu için yargılanan yazarlara, cezaevlerindeki uygulamalara bakarak, bu alanda bir insan hakları savunucusunun başlattığı direnişin bittiğini hiç kimse söyleyemez. Hasan Tahsin’in gazetesinin adının, ders kitaplarına yazılmayarak unutturulmak istenilmesi, direnişin devam ettiğinin kanıtı değil midir?
Ne var ki, insan hakları savunucularının çoğu da, Hasan Tahsin’in “İnsan Hakları” adlı bir gazetesi olduğunu bilmezler. Bu yüzden, her 15 Mayıs günü, Konak Meydanı’ndaki Hasan Tahsin heykelinin önünde düzenlenen anma törenine yalnızca “protokol” katılır. Sahi, düşünce özgürlüğünü, insan haklarını savunan kaç insan bir karanfil bırakır, Hasan Tahsin heykelinin önüne?…

Ders kitaplarında ne Hasan Tahsin’in gazetesinin adına yer verdiler, ne de onun bir tek yazısına. Ama biz de, işgale karşı direnişi başlatanın bir gazeteci olduğunu bildiğimiz halde, onun bir tek yazısını olsun merak ettik mi?.. Eminim, bu yazıyı okuyanların çoğu, Hasan Tahsin’in bir yazısıyla birazdan ilk kez karşılaşacaktır.
Tarih, 22 Mart 1919… Hasan Tahsin’in “Alt Tabaka” başlıklı yazısından bir bölüm: “Umumi olması lazım gelen mektepler bile patronların çocuklarına mahsustur. Fakir, sabahtan akşama kadar kızgın güneşin altında çalışır, didinir. Fakat bu kadar say ve gayretiyle beraber ailesini yine bilhhakkın terfih edemez. Ve çocuğunun mesaisine de muhtaç olur. O sebepten çocuklarını da tarlada, yahut ki dükkanda çalışmaya sevk eder ve nihayet çocuklar tahsil çağını geçirirler. Bu suretle cahil kalanlar adedi, ekseriyeti teşgil eder.”
Hasan Tahsin’in paralı eğitime karşı olduğu açıkça belli oluyor yazısından. Öyleyse, paralı eğitime karşı olan öğrencilere vurulan her tekme, atılan her yumruk Hasan Tahsin’in düşüncelerine de uygulanan şiddettir. Ne var ki, fırsat eşitliğini ortadan kaldıran paralı eğitime haklı olarak karşı çıkanlar da, Hasan Tahsin’i tanımamaktadırlar.

ONU “HASAN TAHSIN” YAPAN NEDİR ?
“İLK KURŞUN”DAN ÖNCE DE KURŞUN ATMIŞTIR BU KAHRAMAN ADAM.
Trablus Savaşı’nın sürdüğü günlerde Osman Nevres, bu savaşla ilgili bir belge filminin Paris’in ünlü sinemalarından Olimpia’da oynandığını duydu. Heyecanla filmi seyretmeye koştu. Film başlayınca Osman Nevres , yerinde duramaz hale gelmişti. Filmde Türkler kötüleniyor, barbar ve zalim insanlar olarak gösteriliyordu. Trablus’a saldıran İtalyanlar ise mazlum…
Seyirciler perdede Türk askerlerinin görünce yuhalıyor, İtalyan askerlerini alkışlıyorlardı. Osman Nevres dayanamadı ve oturduğu sandalyeyi perdeye fırlattı. Beyaz perde boydan boya yırtılmıştı. Sandalyenin arkasından Osman Nevres de sahneye fırladı ve Fransızca “ışıkları yakın” diye bağırdı.
Seyircilerin korku ve şaşkınlık içinde bağırmaları üzerine makinist filmi durdurmuş ve ışıklar yanmıştı. Osman Nevres(Hasan Tahsin) sinirli bir sesle konuştu:
“Benim sizlerden ne farkım var? Sorbonne Üniversitesi’nde okuyor ve sizin dilinizi konuşuyorum. Ben de Türküm . Türkler bu filmde gösterildikleri gibi vahşi ve zalim insanlar değillerdir. Onlar da en az sizin kadar uygardırlar..”

Osman Nevres daha konuşacaktı. fakat sinema yöneticisinin şikayeti üzerine birkaç polis salona girmişti. Genç Türk milliyetçisi ,haklı olmanın verdiği yüreklikle polislere:
“Olaya sebep olan benim,buyurun gidelim!..” dedi.
Osman Nevres,götürüldüğü karakolda şöyle konuştu: ”Ben vatanını seven bir insanın yaptığını yaptım. Fransa Hükümeti ,Osmanlı Devleti aleyhindeki bu kampanyayı durdurmazsa ,aynı davranışı pişmanlık duymadan tekrar yapabilirim..!”
Bu olay Fransız basınında derin yankılar uyandırdı. Stephan Lausenna bir yazısında Osman Nevres’le tanıştığını anlattıktan sonra “O bir vatanseverdir” demekten kendini alamadı.
İzmir’in işgalinden bir gün önce ,düşmana karşı koyma ve vatanı savunma hareketi için toplanan ve Redd-i İlhak Beyannamesi’ni hazırlayan vatansever aydınlar arasında Hasan Tahsin de vardır.
Emperyalizme ilk kurşunu sıkan, Osmanlı’daki İlk kadın hakları ve insan hakları savunucusu, toplumcu, vatansever gazeteci Osman Nevres (Hasan TAHSİN)’i saygıyla anıyoruz.
Türk Milleti, içinde nice Hasan Tahsin’leri yetiştirir; işbirlikçilere, işgâlcilere ayrıca hatırlatıyoruz!


Güneş Erkul
İLK KURŞUN

Bunlar da İlginizi Çekebilir

FETÖ firarisi rektör TRT ekranlarında Kılıçdaroğlu yürür, Kocasakal yürümez; kime ne?! Nerede demokrasi hoşgörü, nedir bu mahalle baskısı?! Ünlülerin askerlik fotoğrafları İstanbul'da 'Hayır'cılara saldırı: Belayım ulan belayım ne olacak?
http://cdn00.vidyomani.com/c/6/6/3/milli-mucadelenin-sembolu-ilk-kursun-hasan-tahsin/index.html#fb