Yazarlar
11 Aralık 2017 ( 161 izlenme )
Reklamlar

Nihat Genç'ten o CHP'li vekillere çağrı: CHP'li Belediyelerdeki yolsuzluk iddialarına karşı sustunuz, artık susmayın!

Nihat Genç son yazısında bazı CHP'li vekillerin isimlerini sıraladı ve onlara çağrıda bulundu...


BİR

Sevgili Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Dursun Çiçek, Barış Yarkadaş, Eren Erdem, Haluk Pekşen, Muharrem İnce ve bilumum.

CHP’li belediye başkanlarına yapılan yolsuzluk iddialarına karşı lütfen bir şey söyleyin.

Söylediğin şeyin içinde lütfen Atatürk olmasın.

Bunca yıl birtakım şaibe ve iddiaları bu sütunda Odatv ve Nihat Genç dile getirdiğinde yediğimiz küfür kalmadı.

Çok önceden ikaz ettik, yazdık çizdik, mahkemelik olduk ve sonuç, kovulduk, galiz küfürlerin nişangahı olduk.

Kamuoyu sizler için “vekillikleri” ellerinden gider korkusuyla bunca zaman CHP’li belediyeler için konuşamadıkları iddiasında bulunuyor.

Gün, mertliğinizi, dürüstlüğünüzü, temizliğini, ışıl ışıl vatan evladı olduğunuzu kamuoyu önünde “ispatlamak”, partinizi ve kişiliğinizi ve fikirlerinizi ‘temizlemek’ günüdür.

Twitlerinizde Atatürk’ü Deniz Gezmiş’i Adile Naşit’i katledilen aydınları "istismar" etmekten vazgeçin, önce, itibarınızı ve onurunuzu koruyun, cumhuriyet değerlerini ve insan haklarını ve Atatürk ve Deniz Gezmiş’in hatıralarını bu şaibeleri “örtmekten” sadece bir gün vaz geçin, cevap verin.

İKİ

Bunları gören bir ben miyim, yoksa tek deli yalnız ben miyim?

Kudüs protestoları üzerine ellinin üstünde İslamcı-yandaş makale okudum, henüz beş-altı yıl önceki Kudüs protestolarından bugünün protestolarına birçok şey değişmiş, birçok şeyi ise yerli yerinde hiç göremedim.

İslamcı yandaşların bayağı “güncelleştiğini” gördüm.

Moda deyimle “format” atılmış hallerini bir hatırlatayım, dedim.

İlk tespitim, Kudüs diye ayağa kalkanların hiçbiri yazılarında Hamas ve liderinden hiç bahsetmemiş. Bir Hamas’tır gelip gidiyordu, ne oldu? Şu “Hamas” sevgisi vurgusu çılgınlığı nereye gitti, şaşırdım.

Hamas Mısır’ın kucağına oturmuş, bundan mı?

Hamas’sız bir Kudüs protestosu kambersiz düğün gibi ve İslamcı yazarlarımız için bir ilk’ti.

İkinci gördüğüm şey, “ümmet” lafını pek göremedim. Daha önceki Kudüs protestolarında en çok sarf edilen terimdi, ümmet aşağı ümmet yukarı, ümmet öyle ümmet böyle. Hayırdır, ümmet kelimesini ağız dolusu pek yerinde göremedim.

Hamas gibi ümmet de attaya gitmiş.

Üçüncü gördüğüm, daha iki sene önce Yeni Şafak müdürü “Kıyamet Savaşı’nda Kabe’yi Korumak” adlı bir yazı yazmıştı, iş bu yazısında İran’a karşı Suudlar’ı koruyacağını nara ata ata söylüyordu.

Hayret, bu yazarımızın istikameti de tam tersine dönmüş, Suudlar’ı ağzına almamış.

Hayırdır Suudlar nereye gitti?

Bir ara toplam verelim: Hamas yok, Ümmet yok, Suud yok.

Bir on yıl önceye gidelim, Kudüs protestoları söz konusu olduğunda, İslamcı yazarlar ittifak halinde coşkuyla, aşkla, imanla Hasan Nasrallah diye tempo tuttururdu (Lübnan’ın Hizbullah lideri), hayırdır, Hasan Nasrallah ismini, kaç yıl var ki hiç göremiyoruz.

Bu son Kudüs protestolarında Müslüman Kardeşler ismi de yok, azaldı mı yok mu oldu, anlamını mı kaybetti, mağlup mu oldu, başlarına bir kaza mı geldi, bilemem, ama, ortalıkta hiç göremedim.

Şehirlere geçelim, bir on yıl öncesinde İslamcı yazarlar Orta-doğu ve İslam dünyasından bahsederken Kudüs’ün yanında Şam’ı Halep’i geçirirdi, bu son Kudüs yazılarında Şam’ın hiç ismi yok, Halep’in hiç adı geçmiyor.

Bir ara toplam daha verelim, İslamcı yandaşların son Kudüs protestolarında,  Hamas yok, ümmet yok, Suud yok, Nasrallah yok, Müslüman Kardeşler yok, Şam yok, Halep yok.

Hadi tüyünü de dikelim, son Kudüs protesto yazılarında tarihi anekdot dışında bir ideal, bir fikir, ideolojik bir iddia olarak “Osmanlı” lafı da geçmiyor.

Ah, hayır, haritada, kelimelerde coşkun islami (literatürde) terimlerde bir azalma görünce, bir sonraki Kudüs protestolarında elimizde bir şey kalmayacak korkusuna kapıldım.

Tedbirli olalım bir dahaki protestolarda aklınızda olsun, İstanbul gökdelenlerinin gövdelerinde çakan ışık ve lazer gösterileri yapıp, bütün bu boşlukları dolduralım.

Türkiye, hepimiz, kayıtsız şartsız Filistin Halkı’nın yanındayız.

Filistinliler Kudüs’te Doğu Kudüs diye tabir edilen bölgede yaşar. İsrailliler Filistinliler’in direnişini kıramadığı için çok bozulur. Çünkü kendi tarihlerinde zalime karşı “direniş”te sınıfta kalmışlardır. Doğu Kudüs’ün sokaklarında Filistinliler’in başında çöp atarak birçok aşağılayıcı aşağılık eylemlerde bulunurlar. Ve ama Filistinliler’in direniş gururunu kırıp Filistinliler’i ip gibi sıraya hizaya getiremeyişleri İsrail Devleti’ni çıldırtıp gaddarlaştırır. Tam tersinden bakalım, sözün gelişi, bugün Filistinliler’in yerinde Yahudiler, yani, bu zalimlikleri seksen yıldır yapan taraf Filistinliler olsaydı, İsrailliler bu “direnişi” gösteremezdi.

Geçelim.

1700’lü yıllardan bir İtalyan “piskopos”un tarihe geçmiş lafıdır, Afrika’da bir şempanzen görür ve şöyle söyler: “Ey maymun konuş da vaftiz edeyim seni”.

İslamcı iktidarımız henüz iktidara gelmeden ve iktidarının ilk yıllarında çoktan batılı düşünce kuruluşlarına, liberallere, Nato’ya ve İsrail’e ve Amerika’ya “vaftiz” edilerek iktidara gelmiştir.

Yani, İslamcı iktidarımız ilk günden beri Doğu Kudüs’te değil, “vaftiz” edilen diğer bölgede yaşıyor.

Yalancı ağrı kesici yalan ilaca verilen ad: Plasebo.

İslamcılık bir Plasebo’ydu, yalandan esti kudurdu, plasebo kullananlar bunca zaman rahat güzel uyudu, bu kadar ve ertesi gün uyandıklarında, duayla yalancı ve yabancı reçetelerle tedavi edilemeyecek gerçek “ağrı”yla baş başa kaldılar.

Voodoo Afrika’nın meşhur kara büyüsüdür, büyücü bir bebek alır ve bebeğe bıçağı saplar, bu kukla bebek öldürmek istediği temsili kişidir ve bin yıllarca ilkel toplumda bu büyü yaşamıştır.

Bu büyünün yaşama sebebi “inançlarımızdır”, çünkü kara büyü animist toplumların inancıdır, nedir animizm, tabiatın canlı-cansız her şeyin ruhu olduğu… Ve hepimizin aynı doğanın parçaları olduğumuza göre taşıdığımız ruh bu büyük parçaya bağlıdır, bu yüzden başkaları ruhumuzu ya da organlarımızı çalabilir, öldürebilir.

Bedeninin bu büyük ruha bağlı olduğuna inanan herkese kara büyü (Voodoo) iş görür.

İslamcılar artık bir ümmet bedeni içinde olmadıklarını nihayet anlıyorlar.

Çünkü gerçekte İslamcılar, “tarikat, cemaat ve mezhep” bedenleri içindeler.

Bu cemaat, mezhep, tarikat bedenleri (organları) asırlardır neden tek bir “ümmet” bedeni haline gelemiyor, büyük sorudur!

Bence sağcı solcu hepimiz akıllı olalım, sizleri hepimizin içine girebileceğimiz doğru yönde, tek bir büyük bedene davet ediyorum: Anti-emperyalizm.

Tabii anti-emperyalizm zor zanaat, emperyalistlerin ulus devletleri parçalamak için İslamcı hareketleri hem ajanlıkla hem terörizmle nasıl kullandığının tarihini de bilmek, itiraf etmek lazım, becerebileceklerini sanmam.

Henüz Kudüs protestolarından bir gün önce, yandaş bir kanalda, Trump Pentagon’a karşı savaşını kazanırsa, dünya barışını sağlayacağı, yani Trump’a övgüler düzen ifadeleri kulaklarımla duydum.

Çok eski Çin’de ve otuz yıl kadar önce Nijerya’da dahi görülmüş eski bir batıl inançtan kalma hastalık: Penisi Çalınan Erkekler. Hastalar penislerini tuta tuta doktora geliyor, penislerinin çalındığını, geri getirilmesini istiyor. Bu vakalar BBC’de dahi birçok kez haber yapıldı ve hakkında kitap dahi yazıldı: Deliliğin Coğrafyası.

Ve kitap, modernleşmeyle birlikte eski korkular eski hastalıklar da unutuluyor, bugün Penisi Çalınan Erkek vakalarına çok az rastlanıyor.

Şöyle oluyor, güya bir kadının penisini çalmak için büyü yaptığına inanılıyor ve büyü yapılan erkek büzülmekte ve içeri kaçmakta olduğu penisini fark edip penisini tuta tuta çeke çeke doktora koşuyor.

Modern bir toplumda yaşıyoruz, batıl inançlara inanıp korkmamız gerekmez, evet ama, penisimizin çalındığı bir gerçek.

Penisimizi iktidara el koyan İslamcılar çaldı, ikinci soru, iktidara el koyanlara iktidarı kim verdi?

Açın yakın tarihi, AKP’nin iktidara nasıl geldiğine bakın, Birinci ve İkinci Irak Savaşı’ndaki Amerika desteğine, AB desteğine, liberallere ve uzantısı Amerikan düşünce kuruluşlarına… Fetö’yle el ele Türk ordusunu kimlerin niye, ne amaçla, ne uğruna tasfiye ettiklerine bakın.

Penisimiz İslamcı iktidar tarafından çalınmıştır ve bugün iktidardaki İslamcılar’ı iktidara getirenler de İslamcılar’ın penislerini çalmıştır.

Trump hiç kimseyi hiçbir Arap ve İslam ülkesini iplemeyerek Kudüs’ü başkent ilan ederek İslamcılar’ın zaten hiçbir zaman bir penisleri olmadığını göstermiştir.

İslamcı iktidarın penisi takma çıkarma bir penistir ve takıp çıkartanlar Amerikalı düşünce kuruluşları, Amerika ve NATO’dur.

Gerçek bir penisiniz (iktidarınız) olmasını istiyorsanız, dik duran anti-emperyalist bir cephe zorunludur.

Tabii ki ülkemizdeki güncel siyasete bakarsak İslamcılar’a önce takılıp sonra çıkartılan bu penisin şimdi kimlere hangi muhaliflere çıkartılmak kaydıyla takılacağı günlerin arifesindeyiz.

Takma çıkartma penisin en iyi örneği Saddam’dır, taktılar çıkarttılar, takma çıkartma penisin ikinci örneği Hamas ve Müslüman Kardeşler’dir, taktılar, çıkarttılar, takma çıkartma penisin üçüncü ve en sağlam örneği Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri’dir, NATO’cu subaylara uzun bir süre taktılar ve İslamcılar’a takılmak üzere çıkarttılar.

Şimdi yine yeniden penis çıkartıp yeni penis takma dönemine girmiş bulunmaktayız, hayırlısıyla bakalım bu sefer KİME TAKACAKLAR…

Amerika’nın, NATO’nun kapısında sıra sıra kuyruk olanların ağızlarının suyu akıyor, bize takacaklar, diye bir umutla bekleşiyorlar.

On beş yıl döndük dolaştık yine aynı meşhur argo sloganımıza geldik: Ey millet, zaman kötü, kolla .ötü.

ÜÇ

Yazıya geçelim, “Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz kitabının yazarı Frans De Fall, hayvan bilimcileri arasında büyük tartışmayı anlatıyor.

Nedir büyük tartışma, kısacık örneklerle çıtlatalım, hayvanların ne kadar zeki olduğunu anlamak için onlara sayı mı saydırmalıyız?

Yani, neden hayvanların dünyayı insanlar gibi algılamasını istiyor ve bekliyor ve bu yönde testler-deneyler yapıyoruz.

Mesela bir kedi, sevdiği insanı görünce sürtünür (kedi sevgisini sürtünerek gösterir) oysa biz kedinin patisini tokalaşır gibi (insan gibi) bize uzatmasını isteriz.

Mesela, köpeğin biz insanlar gibi topla oynamayı çok sevdiğini düşünürüz, oysa, köpek topu değil, doğası gereği koşuşturmacayı kovalamacayı çok sever.

Mesela, hayvanları kafeslere yalıtılmış izole ortamlara sokup deney yaparız, oysa, kapatılmış mekanlarda hayvanlar doğal ortamlardaki gibi davranamazlar.

En güzel örneği rodeo yarışlarında görürsünüz, boğa, kafesindeyken kımıldayamaz, bu yüzden üstüne bineni silkinip fırlatıp atamaz, ama açık alana çıktığında boğanın üstünde on saniye kimse duramaz.

Mesela, hayvan davranışlarını ölçüp sonuç çıkartanlar, ödül-ceza yöntemiyle ya da “uyarı-tepki”yle deney yaparlar. Yani hayvanları aç bırakırlar. Yani hayvanlara garip nesneler verip ya da elektrik verip tepki ölçerler.

Deney kafeslerinde, milli parklarda ya da hayvanat bahçelerinde, yani laboratuvar ortamında yapılan deneylerin hepsi saçmadır.

Tezleri şudur, hayvanları anlamak için onları doğal ortamlarında izlemeliyiz.

Kendi hayat alanlarında…

Engelsiz, çitsiz, kafessiz, sınırsız, kendi özgür ortamlarında.

Doğru da söylüyorlar, hayvanları açık alanda izlemek başka, kafeste izleyip test etmek başka.

Üstelik kafes ortamında ailesinden kopmuş, aç kalmış, pes etmiş bir hayvandan neyi nasıl öğrenmesini ve bu açlıkla neye nasıl tepki vermesini bekleyeceksin!

Hayvanları kafese tıkanlar, davranış mühendisleri, bir nevi onlardan hangi davranışları bekliyorlarsa kafeslerinde onları o davranışlara doğru yöneltiyorlar.

Mesela kafese bir kumbara koyup, kuyruksuz maymunların eline de madeni paralar verip, ödül-ceza yöntemiyle kumbaraya para atması istenip bekleniyor.

Maymun parayı ne yapsın, maymunun kumbarayla ne derdi olabilir?

Kumbara ve parayla maymunların neyini sınıyorsun?

Bu saçma sapan deneylerden binlercesini haberlerde videolarla görmüş öğrenmiş olmalısınız.

Ancak kafeslere tıkılmış hayvanlar, belli bir adaptasyon sürecinden sonra, davranış mühendislerinin istediklerini yapar hale gelirler ve biz de, hayvanların o insansı hallerine bakıp, vay ne zeka, helal olsun, deriz.

Şu “kafesi” unutmayın, toplumlar da böyledir, işte Gazze ve Batı Şeria’da Filistin halkı “karantina” altında bir nevi hayvanlar gibi kafeslenmişler.

Kafeslenen sadece Filistinliler değil, hepimiz, Amerikası, NATO’su ve işbirlikçi iktidarlarıyla, aç bırakılıyoruz, etki-tepki ve ödül-ceza oyunlarına da “siyaset” diyoruz.

Şimdi Kudüs protestolarındaki İslamcı kitlelere bakıyorum, neyle ödüllendiriliyorlarsa, onu alkışlıyorlar, neyle cezalandırılıyorsa, cezalandırıldıkları konularda susuyorlar.

Mesela IŞİD’in kanlı eylemlerini protesto etmeye korktular, Kızılay’ın göbeğinde yüzlerce insanımız öldürüldü ve ceset parçaları günlerce ağaç dallarına asıldı, başta sivil kurumlar, kimsecikler gidip gelmedi, ziyaret edemedi, anılarına saygı gösteremedi. Halkımız, sıradan işinde gücünde insanlar ve tertemiz genç çocuklarımız öldü ve bu katillere bir “tepki” gösteremedik.

Mesela Türk Ordusu tasfiye edilirken Fetö’ye ses çıkartamadılar, hukuksuzluklar karşısında tek laf edemediler.

Mesela, tarikatlardaki sapıklıklar gırla giderken seslerini çıkartamadılar, aksine, sustular, içe kapandılar.

Ancak unutmayalım, bu İslamcı kitleler de bizim gibi “insan”, bizden tek farklı kromozonları (farkları), onlar “kafeslerinde” insanlar.

Gaddar, zalim İsrail’e karşı ya da hırsızlıklara karşı ya da hukuksuzluklara karşı ya da toprağımızı, bayrağımızı, cumhuriyetimizi savunmak istiyorsak, ya da eşitsizlikler karşısında, önce, hepimiz, “kafeslerimizden” çıkmalıyız.

İslamcı kitleler İsrail’e karşı gerçek bir anti-emperyalist mücadele vermek istiyorsa cemaat, siyaset, tarikat, mezhep hiyerarşik kafeslerinden çıkmak zorunda.

İnsan olmanın doğal ortamına dönmek zorundayız.

İnsanlık adına tepkiler vermek zorundayız.

Siyasi davranış mühendislerinin tembihleri ve yönlendirmesiyle değil.

Kendi canları kendi gönülleri gibi açık alanlarda özgürce konuşabilmek, özgürce bağırabilmek, özgürce haksızlıklara karşı gelmek zorundayız.

Bu yüzden Kudüs protestoları seksen uzun yıldır bir kısır “döngüdür”, bu yüzden o çok doğru malum ifadeyle Kudüs protestoları sadece Orta-Doğu diktatörlerinin koltuklarını pekiştirir, pekiştiriyor, pekiştirecek.

Bizler kendi topraklarımızda kendi bayrağımız altında hür ve özgür insanlar olmadıkça.

Bizler bizi sürüleştiren deney faresi haline sokan siyasi tarikat cemaat mezhep kafeslerini kırmadıkça.

Bizler insan olarak yurttaş olarak kimseden korkmadan sinmeden pırsmadan sokaklara çıkmadıkça.

Bu siyasetin ödül-ceza, etki-tepki, mühendisleri, bizleri gün geçtikçe ufaltmaya, gücümüzü azaltmaya, haritamızı parçalamaya ve bizleri güçsüz kuvvetsiz perişan edip dağıtmaya ufalamaya devam edecek.

Kardeşlerim.

Yazarlar ve insanlar, uyarılmadan da konuşabilmeli.

Yazarlar ve insanlar, ödüllendirilmeden de sokaklara çıkabilmeli.

Ve bu uyarı-tepki, ödül-ceza testleri siyasetçileri o kadar mutlu yapar ki ve o bu ödül-ceza oyunları o kadar hızlı ve çok oynanır ki, düşünmeye zaman bulamazsınız.

Bir millet olarak kendinizi tanımaya ülkenizi tanımaya emperyalistleri tanımaya kimin eli kimin cebinde hırsız kim zalim kim anlamaya vakit bulamazsınız.

Kudüs protestosu bitmeden yeni bir protesto başlar, yeni bir düşman hedefi, yeni bir nişangah yeni bir tezgah konur önünüze, birinden öbürüne, pinpon topu gibi gidip gelirsiniz. Bu ha bire gece gündüz peşinden koşturduğunuz topu, önünüze atan kimdir, soracak anlayacak zamanınız olmaz.

Yazarımız anlatıyor kendisi test etmiş, kuyruksuz maymunlar üzerine yapılan bir çalışmada, maymunun uzanamayacağı yere bir muz konuyor, sonra, dağınık vaziyette üstüne çıkabileceği çeşitli boyutlarda kutular ve sopalar konuluyor.

Deney şu, bakalım, maymunumuz kutuları üst üste koymayı ve uygun uzunluktaki çubuklukları birbirine eklemeyi akıl edecek mi diye…

İşte bu çalışmada, yazarımız, maymunun, muza uzanma hamlesinden önce, önüne konulan aletleri henüz kullanmadan önce, bir müddet öylece durup aletlere ve muza baktığını gözlemliyor.

Yani, harekete geçmeden önce, bir “hah” deme zamanı.

Arşimet’in meşhur evreka-buldum demesi gibi, bir düşünme anı.

İslamcı kardeşler!

Bir bakın son on beş yılınıza, bir düşünme anı, bir "hah" anınız oldu mu?

Başörtü, vesayet, laiklik, din düşmanı Türk ordusu, sonra Fetö, sonra darbeler, sonra hırsızlıklar ve hepsinde birileri sizi bir yere yöneltti, hepsi birileri önünüze bir top attı.

Birileri size birilerinin kumbarasına imarına belediyesine müteahhidine siyasetine para attırdı…

O kafeslerde on beş yıl boyunca bir "hah" anı bulamadınız.

Henüz Kudüs protestoları bitmeden kafeslerinize CHP’li belediyelerin imar yolsuzlukları bir muz gibi atıldı.

Bir müddet de bu muzla bağırıp çağırırız biraz daha düşmanlaşırız, oysa, bu yolsuzluk şaibeleri çok önceden bilinen şeylerdi bu sütunlarda yazılıp çiziliyordu ve hukuk ve siyasi iktidar nedense yıllar yılı hiç oralı olmadı, neden şimdi?

Çünkü kendi hırsızlıklarını örtmek istiyor.

Çünkü hepimiz bir ‘hah’ anı, bir anlama-soruşturma-deşme-denetleme-düşünme anı bulamıyor, her birimizi kukla yapıp top yapıp diğeri oynasın diye kafesimize atıyorlar.

DÖRT

Bir ‘hah’ anı bulalım ve gençlere hatırlatalım, bizim gençliğimizde El Fetih ve Arafat vardı, İslam dünyası İsrail’le kora kor, dişe diş mücadeleyi El Fetih gerillalarından öğrendi. El Fetih pasif pısırık kitleleri ayağa kaldırdı, sadece İsrail’i değil dünyayı karşısına aldı. Suud şeyhleri kralları ve İsrail dışında bu topraklarda El Fetih herkesin sevgilisiydi.

1980’li yıllardan sonra ise “mücahid” denilen İslamcı grupları tanımaya başladık, ilk yıllarda Sovyetler’e karşı mücadele nefes kesiciydi, ama çok geçmeden, İslamcı mücahidler İslamcı teröristlere, El Kaide ve İŞİD benzeri türevleriyle çoğaldı, Hamas’ına kadar ve hemen hepsi, Amerika-İsrail ve batılı istihbaratların oyuncakları-enstrümanları haline geldi.

Şimdi burada duralım, önümüzde son seksen yılda şahidi olduğumuz iki tarz direniş örgütü var, bir taraf sol kökenli El Fetih diğeri İslami Cihad türevleri…

Elimizi vicdanınıza koyalım ve bu iki örgütün muhasebesini yapalım.

Kimler kimin köpeği kuklası ölüm makinesi oldu!

Kimler kimin köpeği kuklası olmadığı ve asla olmayacağı için İslami markalı vahşi örgütlerce yok edildi, ortadan kaldırıldı.

Ve ulus devletler çözdürülmeye ve milli solcu aydınlar öldürülmeye İslamcı teröristler kullanılarak işe başlandı.

Bir bakın haritanıza İslamcı teröristlerce İslam ülkeleri hangi islami ajan hangi Amerikancı örgütler tarafından parçalattırıldı!

80’li yılların ortasında yayınlanan Benedict Anderson’un “hayali cemaatler”kitabını unutmayın, ulusların-milletlerin bir ‘kurgu’ olduğu iddiasını taşıyordu ve İslamcı yandaş yazarların ve liberallerin başucu kitabıydı, sonra, Fukuyama’nın Tarihin Sonu, sonra Huntingan’ın Medeniyetler Çatışması, dillerden düşmedi, sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işgali ve ordusunun tasfiyesi…

Kafeslerindeki İslamcılar’a bu kitaplarla liberaller ve Batılı düşünce kuruluşları uyarı-tepki ödül-ceza oyununu "muz" gibi ikram ettiler!

Afiyetle yedirdiler ülkelerini dinlerini coğrafyalarını kendi milli iradelerini.

Unutmayın, Türkiye sömürge mimarisi olmayan tek İslam ülkesidir.

Nihat Genç

Odatv.com


Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Yılmaz Özdil: Her Kemal’in değil... Mustafa Kemal’in askerleriyiz. Rıza Zelyut: Ne yapalım, asalım mı? Türkiye'ye teslim ol diyen Akşener Tayyip Erdoğan yeniden ABD’ye dönebilir mi