Yazarlar
20 Ekim 2017 ( 149 izlenme )
Reklamlar

PEYNİR, ZEYTİN VE YUMURTA YEMEYEN ÇOCUKLAR

Yağışlı, serin bir pazar günü Atacan’ın okulundaki veli toplantısı için evden çıktık. Toplantı saat 12.30’da. Acele etmiyoruz. On ikiyi on geçe yola çıktık. Yollar açık olduğundan toplantıdan beş dakika önce toplantının yapılacağı yerdeydik.

Toplantı başladı. Anneler çoğunlukta. Birkaç çocuğun hem annesi hem de babası gelmiş. İki çocuğunsa yalnızca babaları toplantıya katıldı.

Önce sınıf öğretmeni yaptıklarını ve yapacaklarını anlattı. Ardından branş öğretmenleri söz aldılar. Eğitimin genel işlerliği konusunda tek tük sorular sordu veliler.

Toplantının sonunda doğru okuldaki yemekler gündeme geldi. Öncelikle sabah kahvaltıları… Babalardan ses yok! Ancak anneler peş peşe söz almaktalar. Hepsinin ortak görüşü çocuklarının okul kahvaltısını doğru dürüst yapmadıkları yolunda.

Bazı veliler, çocuklarının okulda yalnızca domates ve salatalık yediklerini peynir,  zeytin, yumurta gibi besleyici besinlere el sürmediklerinden yakındılar. Öğretmenden çocukları peynir, zeytin, yumurta yemeleri konusunda özel çaba göstermelerini istediler. Öğretmen de açık büfede her şeyin olduğunu, çoğu zaman öğrencilerin tabaklarına tüm besin maddelerinden koyduğunu, ama buna rağmen çocukların çoğunun yalnızca domates ve salatalık yediklerini anlatmaya çalıştı.

Evimizdeki sabah kahvaltıları üçüncü dünya savaşı gibi olmakta. Eşim, Atacan’a, abartısız söylüyorum, birkaç kişiyi doyuracak bir tabak hazırlamakta. Bu tabağı yeterli görmediğinden olacak ki küçük kaplarda reçel, pekmez, tahin, bal, tereyağı, süzme peynir…  getiriyor ek olarak. Bu arada tavada sucuk, yumurta da eksik olmuyor. 

Atacan’ın önüne konan kahvaltılıkların yüzde sekseni gerisin geri gidiyor. Çünkü çocuğun bunca besini tüketmesi olanaksız. Çocuk, önüne getirilen şeyleri bitiremeyince eşim devreye giriyor. Önce televizyonda Atacan’ın ilgisini çekecek bir çizgi film bulunuyor. Arkasından “yeme baskısı” devreye giriyor. Çocuk ağzına sokuşturulmakta olanları yememek için müthiş bir direniş gösteriyor. Eşim önce güzellikle halletmeye çalışıyor yeme işini. Yalvarıp yakarıyor. Bu yöntem tutmayınca devreye bağırış çağırış giriyor. Peynir, zeytin, yumurta, ballı-kaymaklı ekmekler, reçel dolu çay kaşıkları ortada kalıyor. Bakır tavadaki sucuk bol yağın içinde donuyor. Anne- çocuk kavgası tüm hızıyla sürmekte. Atacan, iyi direniyor. Direnç, eşimi çıldırtıyor. Ben arada bir müdahale ediyorum. Tabii çocuğun hakkını savunmak için devredeyim. En sonunda eşim benimle kavgayı sürdürüyor. Çocuğun benden cesaret aldığını söylüyor. Suç, tamamen benim üzerime yıkılıyor.

Kahvaltı bitiyor. Masa toplanıyor, ama Atacan’ın tabağı hala ortada. Çünkü annesi vazgeçmedi. Eninde sonunda yedirecek tabaktakileri çocuğa. Ortalık biraz sütliman olunca ben “Hadi, tabağını bitir oğulcuğum.” diyorum. Çocuk, tabaktaki salatalık ve domatesleri bitiriyor beni kırmamak için. Neden mi? Çünkü salatalık ve domatesler için “yeme baskısı” yok!

Veli toplantısında velilerin kahvaltı konusundaki konuşmalarını işitince bizim evdeki durum gözümün önüne geldi. Diğer öğrencilerin çoğunun yemek konusunda yaşadıkları Atacan’dan çok farklı değildir düşüncesindeyim. Söz alıp uyarayım istedim. Ne de olsa öğretmeniz, bildiğimiz doğruları bıkıp usanmadan anlatmak görevimiz. Konuşmaya başlamadan önce sözlerimin bir işe yaramayacağını da biliyorum. Çünkü neredeyse her gün eşime aynı şeyleri söylüyorum. Ama ne fayda…

Kısaca: “Çocuklar, kendilerine zorla yedirilen zeytin, peynir, yumurta gibi gıdalara tepki göstermekteler tıpkı evlerinde olduğu gibi. Oysa evlerinde de “ye baskısı” olmadan isteyerek yedikleri domates ve salatalıkları yiyorlar kimse demeden. Her vesileyle her yerde söylüyorum, burada da söyleyeyim bir kere daha. Türk anneleri kaşık, çatalla çocuklarının peşinde dolanmayı bırakmalılar. Dünyanın hiçbir yerinde anneler kaşık, çatal elinde çocuklarının peşlerinde dolaşmıyorlar. Lütfen çocuklarımıza baskı yapmayalım.” diyorum. Velilerin çoğu suskun... Bir iki cılız itiraz oluyor bana. O da önemli değil…

Atacan’ın kahvaltılarını merak edenleriniz oluyor. Haftanın beş günü okulda yapıyor kahvaltısını. Birkaç gün öncesine kadar eşim ne olur ne olmaz diye sabahleyin az da olsa bir şeyler yediriyordu ona. Ben: “Çocuğun iştahını kapatma! İştahı kapanırsa okulda kahvaltı yapamaz.” diyerek savaşımımı sürdürdüm. Eşim birkaç gündür bu işten vazgeçti gibi. Ben, huzura ermenin sevinci içindeydim ki, Atacan’ı okula bırakırken yolda arabanın içinde bir kısım yiyecekleri çocuğa yedirdiğini duydum. “Ah!” dedim, “Huzur bize haram!”

Çocuklardan önce anne ve babaların eğitime gereksinimi var sanırım. Nasıl olacağını sormayın bana. Çünkü bu konuda başarılı sayılmam. Umudumu yitirdim mi? Asla… Bir gün başaracağız.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Nihat Genç'ten Fetöcü ve Natocu şeytanlara: HALA APTAL, KUKLA VE KÖPEKSİNİZ Suay Karaman: ADALET VE ALÇAKLIK Arslan Bulut: Dış politikada Türkçe konuşmak! PEYNİR, ZEYTİN VE YUMURTA YEMEYEN ÇOCUKLAR