Yazarlar
25 Aralık 2017 ( 73 izlenme )
Reklamlar

Ümit Kocasakal yazdı: Kanun hükmünde "Kralname"

Defalarca yazıldı, söylendi ve söylenmeye de devam edilmeli: Türkiye uzunca bir süredir artık hukuk devleti değil. Hukuk devleti bir fetret devrini, bırakın "altın çağı"nı, yontma taş devrini yaşıyor! Devlet en kısa tanımıyla kurallar ve kurumlar bütünüdür. Temelinde hukuk olan bir ortak ve üst akıldır. İktidara da, devlete de meşruiyetini veren tüm eylem ve işlemlerinin bağımsız yargı denetimine tabi olması, hiç bir şekilde hukuktan ayrılmamasıdır. Ne yazık ki gelinen noktada Türkiye'de "devlet aklı" yok edilerek yerine hukuku istediği gibi eğip büken, şekillendiren, her düşüncesi ve talimatı "emir" kabul edilerek uygulanan bir tek "akıl", esasen tek "ihtiras" var ! Deneme "yamulma" veya "yamultma" yöntemleriyle ülkenin ve devletin genetiği ve kimyası bozuldu. Türkiye artık hiç bir denetimin olmadığı, kimsenin hukuk güvenliğinin bulunmadığı bir Kanun Hükmünde "Kralname" devleti!

Resmi Gazetede yayımlanan 695 ve 696 sayılı KHK'ler ile yine birçok Kanunda değişiklik yapıldı, pek çok yeni hüküm getirildi. Bunların hepsini incelemeye bu yazının sınırları elvermez. Şu kadarı söylenebilir özellikle Ceza Muhakemesi Kanununun özellikle 209 ve 188 maddelerinde yapılan değişikliklerle savunma hakkı iyice daraltıldı. Bunun yanı sıra zaten tam bir kaos içinde olan İstinaf konusunda yapılan değişikliklerle İstinaf Dairelerinin kararları incelemesinin alanı iyice daraltılarak hükmün gerekçeyi içermemesi, savunma hakkının sınırlandırılmış olması bozma nedeni olmaktan çıkarıldı. Çoğu Anayasa'ya aykırı olan bu değişikliklerle artık İstinafa gitmenin pratik açıdan fazlaca bir önem ve anlamı kalmadı, tüm kararlar açısından Yargıtay yolu da açık olmamakla kişiler yerel mahkemelerin insafına terk edildi. Böylece hukuk güvenliğinin son kırıntıları da ortadan kaldırıldı. Bu bir hukuk kıyametidir. Bu başka bir yazının konusu. Burada hukuk devleti ve kamu düzeni açısından en vahim değişikliğe değinmek gerekiyor.

8 Kasım 2016 tarihinde yayımlanan 6755 Sayılı KHK 'nın 37.maddesi ile, kamu görevlileri bakımından bir sorumsuzluk hükmü getirilmişti. Madde şu şekildedir: "15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari ve cezai sorumluluğu doğmaz". 

TAHRİP GÜCÜ YÜKSEK SAATLİ BOMBA KOYMAKTIR

Bugün yayımlanan 696 sayılı KHK ile; 6755 sayılı KHK'nın 37/1 maddesi ile kamu görevlileri bakımından getirilen bu "sorumsuzluk" veya hukuki, idari ve cezai sorumluluktan "muafiyet" halinden yararlanacaklar arasına, aynı maddeye eklenen bir ikinci fıkra ile "siviller" de dahil edildi. Fıkra şu şekildedir: "Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükmü uygulanır". Yani eklenen bu fıkraya göre; 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden siviller de, resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın bu fiilleri sebebiyle hukuki, idari ve cezai sorumluluk altında olmayacaklar, bunlardan dolayı hukuki ve cezai bir takibata uğramayacaklardır...

Gerekçelerini ortaya koymadan önce düzenlemenin vahametinin daha iyi anlaşılabilmesi için açıkça belirtmek gerekir ki bu düzenleme devletin ve kamu düzeninin altına tahrip gücü yüksek bir saatli bomba koymaktır, Devletin kolluk güçlerinin yanında kontrolsüz bir şekilde bir takım paramiliter güçlerin, başıboş kalabalıkların kolluk kuvveti haline getirilmesidir, sivil kişilere her türlü hak ve özgürlüğü karşı saldırıda bulunabilmelerinin yolunu açmaktır, yaygın iç çatışmalara davetiyedir, hukuku, hukuk güvenliğini ve devleti ortadan kaldırmaktır! Durum bu kadar açık ve vahimdir. Esasen bu düzenleme, Anayasa, hukukun genel ve temel ilkeleri karşısında "yok hükmünde" olmakla birlikte, asayiş ve güvenliği tamamen yok edebilecek, kitleleri karşı karşıya getirebilecek ve kanlı çatışmaların fitili ateşleyebilecek, bunun yanı sıra devletin kolluk güçlerini de ikilemde ve güç durumda bırakıp sivillerle karşı karşıya getirebilecek, olağan görevlerini yerine getirmesini güçleştirebilecek yıkıcı etkisi çok büyük olabilecek bir kıyamet düzenlemesidir.

TOPLUMSAL KAOS ORTAYA ÇIKAR

Konuyu ve tehlikeyi daha iyi anlayabilmek için, bir kere şu belirtmek gerekir: Devletlerin oluşmasıyla birlikte bireyler cezalandırma haklarını Devlete devretmişlerdir. Bu açıdan devletin en önemli egemenlik haklarından ve görevlerinden birisi suçu önlemek ve cezalandırmaktır. Bu, devredilebilecek bir hak ve görev değildir. Ancak hukuk devletinde suçu önleme ve cezalandırma görevini yerine getiren devlet güçleri de bu alanda tamamen sınırsızca hareket edemeyeceği gibi mutlak bir sorumsuzluğa da sahip değildir, olamaz. Bu açıdan suçla mücadelede görev alan kamu görevlileri için dahi mutlak bir cezai, hukuki veya idari bir sorumsuzluk söz konusu olamaz. Çünkü devlete ve devlet güçlerini bu alandaki faaliyetlerinde meşruiyetini veren de hukukla kayıtlı olmalarıdır. Devlet güçlerini suç faillerinden, terör örgütlerinden ayıran en önemli husus da bu meşruiyettir. Anayasa ve hukuk devleti ilkesi karşısında getirilen özellikle cezai alandaki bu sorumsuzluk düzenlemesi yok hükmündedir. Kaldı ki ceza sorumluluğu bu şekilde ortadan kaldırılamaz. Anayasal sistem karşısında bu Anayasayı ve hukuku ortadan kaldırmak olur. Üstelik hukuk sınırları içerisinde görev yapan devlet kuvvetleri bakımından zaten kanun hükmünü ifa, yetkili merciin emrini ifa, hakkın icrası yahut meşru müdafaa biçiminde TCK'da düzenlenmiş hukuka uygunluk sebepleri mevcuttur. Bu hukuka uygunluk sebepleri zaten hukuka göre hareket etmekle belli bir meşruiyet zemininde hareket eden, etmek durumunda bulunan devlet görevlileri hakkında gerekli ve yeterli bir koruma sağlamaktadır. Buna karşılık hukuk devletinde hukuk dışı hareket etme imkanı olmamakla hukuksuzluk bir koruma veya muafiyetten yararlanamaz. Aksi durumda meşruiyet zedelenir, başta yaşam hakkı olmak üzere hak ve özgürlükler, hukuk güvenliği ortadan kalkar ve toplumsal bir kaos ortaya çıkar.

YENİ MENEMEN İSYANINA ZEMİN HAZIRLAMAKTIR

Kamu görevlileri için dahi hal böyleyken, sivil kişilere böyle bir muafiyet getirilmesi hiç bir şekilde kabul edilemez. Gerçekten bir kere sivil kişilerin suçla mücadele veya suçu cezalandırma gibi bir görevi veya hakkı bulunmamaktadır. Bireyler cezalandırma hakkını başka bireylere değil, devlete devretmişlerdir. Kaldı ki zaten Ceza Muhakemesi Kanunun 90.maddesine göre başta suçüstü hali olmak üzere kamu görevlisi olmasa da herkesin yakalama yapma hakkı mevcuttur. Ancak bu belli şartlara tabi sınırlı bir haktır. Bu da yeterlidir. Ancak bunun dışında hiç kimse kolluk görevlisi gibi hareket ederek bir suça müdahale edemez. Getirilen düzenlemede ise belirsiz sayıdaki sivil kişiler, adeta kolluk görevlisi haline getirilmekte, kendilerine bir "bastırma" hakkı tanınmaktadır. Şu anda bile bir takım kişilerin kendilerini "ahlak zabıtası" yerine koyup yurttaşların hak ve özgürlüklerine müdahale etme hakkını kendilerinde gördükleri bir ortamda böylesi bir düzenlemenin ne tür sonuçlara yol açacağını görmek zor olmasa gerek. Bir kere "darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler"in ne olduğunu, hangi durumların bu kapsama gireceğini belirlemek kolay olmadığı gibi bu muğlak ifade her türlü çarpıtmaya, kötüye kullanıma açıktır. Böyle bir durumun bulunup bulunmadığını bu "başıboş", "denetimsiz" kalabalıklar yahut zaten oluşturulduğu söylenen paramiliter güçler mi belirleyecektir? Böyle bir durumda kolluk güçleri de duruma müdahale ettiğinde ne olacak, asıl yetki kimde olacaktır? Karşı karşıya gelmeyecekler midir, ya da kolluk güçleri bu başıboş kalabalıklara müdahale edebilecekler midir? Daha vahimi bu düzenlemeyle kafasına esenin, örneğin herhangi bir toplantı ve gösteri yürüyüşünü, bir konferansı bu kapsamda, yani "darbe teşebbüsü" yahut "terör eylemi" ya da bunların devamı niteliğinde görüp müdahale etmesi, "bastırmaya" kalkması halinde ne olacaktır? Düzenleme; zaten bu yönde ciddi işaretler varken yaşam tarzlarına, hak ve özgürlüklere "sivil" müdahalelerin önünü açmayacak mıdır? Bireyler de bu tür hukuksuz ve temelsiz müdahalelere karşı meşru müdafaa haklarını kullandıklarında ve bu tür durumlar yaygınlaştığında ciddi çatışmaların yaşanabileceği, giderek olası karşı örgütlenmelerle birlikte bunun bir iç çatışmaya ulaşabileceği düşünülmemekte midir? Sorular çoğaltılabilir ama durum son derece ciddidir. Kontrolsüz, "eli palalı", sopalı hatta "silahlı" kalabalıkların kolluk görevlisi haline getirildiği bir toplumda asayişin sağlanması mümkün değildir, bu düzenleme yaygın iç çatışmalara davetiyedir. Gerçekten insan doğası ve yapısı gereği, devlet kuvvetlerinden kaynaklanmayan bu tür müdahalelere karşı bir karşı reaksiyon gelmesi muhtemel, hatta kaçınılmazdır. Ayrıca bu düzenlemeden terör örgütlerinin yahut yabancı istihbarat örgütlerinin faydalanmaya çalışması, bu kapsamda kalabalıklar arasına sızarak çeşitli provokasyonlar yaratması gibi de ciddi bir tehlike mevcuttur. Bu; aynı zamanda yeni "Menemenlere", "Patrona Halil ", "Kabakçı Mustafa" isyanlarına zemin ve bahane hazırlamaktır.

DEVLETİ İNKAR ETMEKTİR, ZAAF İÇİNDE GÖSTERMEKTİR

Kanaatimce anayasal sistemimiz ve hukuk devleti ilkesi karşısında bu düzenleme yok hükmündedir. Çünkü yukarıda belirtildiği üzere bu düzenleme; hukuku, hukuk devletini, hatta devleti ortadan kaldırmaktadır. Yine bu düzenleme, anayasal sisteme ve hukuka açık bir darbedir. Gerçekten darbe teşebbüsü yahut terör eylemleri zaten açıkça suç oluşturduğundan buna devlet güçlerinin müdahale hakkı ve görevi mevcuttur. Devlet güçlerinin bu gibi durumlarda yetersiz kalabileceğini düşünmek, devleti tanımamak, bilmemek, güvenmemek ve inkar etmektir, küçük düşürmektir, zaaf içinde göstermektir. Kaldı ki belli şartların bulunması halinde zaten tüm bireyler yakalama yapabildiği gibi, kendilerine karşı olan saldırılarda da belli şartlar altında zaten meşru müdafaa hakkına sahiptirler. Bu açıdan bir darbe teşebbüsüne veya terör eylemine karşı durmak ve direnmek, hal ve şartların haklı ve mazur kıldığı tepkileri göstermek, sınırın aşılmaması kaydıyla zaten kanun hükmünü ifa veya meşru müdafaa kapsamında hukuka uygundur. Hal böyleyken bunun ötesine geçerek sivilleri kolluk görevlisi haline getirmek, kontrolsüz ve başıboş silahlı kalabalıklar yaratmak, onlara sınırsız bir cezai ve hukuki muafiyet getirmek, adeta bir suç işleme özgürlüğü getirmek kabul edilemez ve sonuçları da çok ağır olur. Bu, toplumsal bir cinnetin ve kıyametin kapılarını ardına kadar açmaktır ve o kapıları kapatabilmek de mümkün olmayabilir. Bu; kolluk güçlerini de ciddi bir tehlike altına koymaktır.

Bu düzenlemeyle birlikte bu kapsamda ortaya çıkabilecek ağır sonuçlardan, iktidarla birlikte Anayasa Mahkemesi de sorumlu olacaktır. Gerçekten önceki onca yerleşik içtihadına rağmen Anayasa Mahkemesi, adeta "Yüksek" sıfatını da reddederek ve kendisini inkar ederek, Olağanüstü Hal Döneminde çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararnameleri incelemeyi reddetmekle, OHAL dönemlerinde anayasanın ve hukukun askıya alınabileceği, hukukun çiğnenebileceği yönünde iktidarlara açık çek vermiştir! Bu; hukuka, tarihe ve ülkeye karşı kaldırılamayacak ölçüde ağır bir vebaldir. Böyle bir düzenleme yapılabilmesine olanak ve cesaret veren de bu yüzkarası karardır. Buna rağmen muhalefet bu hükmün iptali için yine de Anayasaya Mahkemesine başvurarak yanlışından dönme imkanı vermeli, aksi halde de tarihe, ülkeye ve hukuka karşı bu vebalini ve sorumluluğunu bir kez daha tescil etmelidir. Türk Milleti adına karar vermeye yetkili Anayasa Mahkemesi üyeliği, korkma, çekinme, "yan gelip yatma" yeri değildir! Aksine bedeli ne olursa olsun cesaretle ve hukuka inançla anayasal sistemi, hukuku, hak ve özgürlükleri koruma görevi söz konusudur. Bu görevi yerine getiremeyecek olanların o makamları daha fazla işgal etmemesi gerekir.

Ülkenin ve devletin geleceği bakımından tahrip gücü yüksek, hukuk güvenliğini ve hukuka olan güveni ortadan kaldıracak, yaşam hakkını tehlikeye atacak bu vahim ve tehlikeli düzenleme, esasen yok hükmünde olmakla birlikte derhal ortadan kaldırılmalıdır. Aksi halde tüm sorumluluk bu düzenlemeyi getirenlerin, konumu gereği buna engel olup ses çıkarmayanların olacaktır.                                             

<strong>Prof. Dr. Ümit Kocasakal
İLK KURŞUN</strong>

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

AKP Anıtkabir’e gidiyor ayakta alkışlayalım! Hoş gelişler ola! Erdoğan'ın önü arkası, sağı solu sobe! Sus artık!